Bu ülkede aranılması gereken o kadar çok şey var ki… Kuduz bir virüs gibi yayılan koltuk hırsı, intikam duygusu, kirli söylemler, nefret dili, cinsiyetçi dil, algı operasyonları, yozlaşma ve onlarca, yüzlerce şey…
O kadar çok sorun var ki aşılması gereken; ama gittikçe çıkmaza sürükleniyoruz. Bütün değerler adeta yok edilmiş. İnsanlığın tükendiği, vicdanların köreldiği bir yerdeyiz. Yoksulluğun ocakları söndürdüğü yerde neden ayrışma yaşanır ki?
2012 yılıydı, yer Adana. Eşi uzun süre işsiz kalan bir kadın, yağmur altında mahallenin oduncusuna gidiyor. Oduncu, "Bacım, bu paraya odun mu olur?" diyor ve ona biraz odun veriyor. Eve geliyor ama bir türlü odunları tutuşturamıyor. Odunlar yağmurda ıslanmış. Eşi de Adıyaman'a çalışmaya gitmiş. Saç kurutma makinesiyle çocuklarını ısıtıp yan odada intihar ediyor. Adı Emine Akçay; henüz 26 yaşında.
Başka bir şehirde, okul yönetmeliğine uygun olmayan pantolon nedeniyle okula alınmayan çocuğuna içerleyen bir baba, "Oğluma bir pantolon alamıyorsam niye yaşıyorum ki?" deyip intihar etmişti. Bunu hiç unutmuyorum.
Ve kadın cinayetlerindeki artış... Yüzde binlerin üzerinde rakamlar ortaya konuluyor. Özgecan Aslan, Şule Çet, Münevver Karabulut, Pınar Gültekin… Kadın cinayetlerinin çetelesini tutuyoruz.
Atatürk'ün, "Öğretmenler! Yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır." dediği o eli öpülesi, baş tacı yapılması gereken öğretmenler dün yerlerde sürüklendi.
Özel sektör öğretmenleriydi; yani atanamayan öğretmenler. Memlekette taksitle sebze-meyve dönemi de başladı.
Zeytinlikleri yok ettiler, su kaynaklarını kirlettiler. Nerede bir akarsu varsa yanı başına bir zehir tesisi kurdular.
Ülkede artık iş bulma umudunu yitirmiş milyonlar var. Saymıyorum, iş arayanları...
Bunca yıkım ve felaket yaşanırken, butlan denilen bir kararla çok şeyin unutturulduğu sanılsa da sokaklarda, meydanlarda, tarlalarda, fabrikalarda ve yoksul evlerde hiçbir şey unutulmuyor.
CHP'de 47 belediye başkanı, bazı milletvekilleri gitti, iktidarın trenine bindi. Bu kadar kolay partisini terk edenleri, bir takım havlucuları nasıl aday gösterdiler, nasıl bu kadar zaafiyet gösterdiler; bu ciddi bir eleştiri konusu. Ama ya butlancılara ne demeli?
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranların partisine kapılar kırılıp mı girilmeliydi? Antidemokratik bir şekilde o koltuklara oturmayı içine sindirebilenlerden, Allah aşkına, bu memlekete ne fayda gelir?
Şunun bilincindeyiz; her iki taraf da benimle, bir yoksulla, gerçek parti emekçileriyle zaten yürümez. Hiç kimseden beklentimiz yok ve olmaz da. Adana'nın hangi büyük ağabeylerinin, kendi şürekaları dışında kime ne faydası olmuş ki...
Buna şimdilik bakmamak gerek. Şimdi gerçekten vicdanı olanın bir yeri olacaksa, o yer kesinlikle butlan tarafı olmamalı. Butlancıların başarı şansı yok. Çok kullanışlı yanaşma havuz medyasından medet uman, iktidar ağzıyla konuşan, düşmanca davranan, arınma deyip mafya çeteleriyle iş tutanları yanına alan, yedi TİP'linin katiliyle poz verenleri partiye doluşturanların tarafı olmak insan onuruna yakışmaz, vicdanlara sığmaz.
Düşünsenize; cezaevinde bir kişiyi ziyarete gideceksiniz. Kim, hangi tutuklu ya da hükümlü ziyaretçi istemez?
Butlana cezaevi kapısı bile kapanıyor. Bir taziyeye gideceksiniz, insanların acısını paylaşmaya. Size kibarca, "Gelmeyin." diyorlar.
İstenmiyorsunuz, sevilmiyorsunuz ama inadına antidemokratik yöntemlerle, kapalı kapılar ardında birilerini şeytanlaştırmaya çalışıyorsunuz. Ama olmayacak, gücünüz yetmeyecek. Sizi ne bu halk ne de tarih affetmeyecek! Çünkü siz, vicdanlarda sabıkalı oldunuz.