22 Ağustos 2026’da Bursa’nın Gemlik ilçesine bağlı Umurbey’deydim.
Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, vefatının 40. yılında doğduğu topraklarda, anıt mezarı başında anıldı. Törenin ardından Bayar’ın doğduğu ve çocukluk yıllarının geçtiği tarihî ev ziyarete açıldı. Torunu, Celâl Bayar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali de burada misafirleri kabul etti.
Ben de hem anma töreninde hem de evin açılışında bulundum.
Celâl Bayar’ı anlatmak için uzun bir giriş yapmaya gerek yok:
Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki’de siyaset yaptı. İşgale karşı Millî Mücadele’nin öncülerindendir. Birinci Meclis’e katıldı. Cumhuriyet’i kuran kadronun içerisinde bulundu. Atatürk’ün ekonomi politikalarının önemli isimlerinden biri ve Atatürk döneminin son Başbakanı ve Cumhuriyet tarihinin ilk sivil Başbakanı oldu. Demokrat Parti’yi kurdu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk asker kökenli olmayan ilk sivil Cumhurbaşkanı olarak Çankaya Köşkü’ne çıktı. 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle görevinden indirildi, Yassıada’da idama mahkûm edildi ve Kayseri Cezaevi’ne gönderildi. 103 yıllık ömrü 22 Ağustos 1986’da sona erdi.
Aslında bu birkaç cümle, yalnızca Celâl Bayar’ın hayatını değil, Türkiye’nin yakın tarihinin önemli bir bölümünü de özetliyor.
İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’in Kuruluşuna
Celâl Bayar’ın siyasi hayatı Cumhuriyet’le başlamadı.
1907 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Bursa’daki gizli yapılanmasına katıldı. II. Meşrutiyet’in ardından cemiyetin Bursa teşkilatında görev aldı, daha sonra İzmir’e gönderildi. Burada siyasi örgütlenmenin yanı sıra ekonomi, eğitim, kooperatifçilik ve millî sermayenin geliştirilmesi üzerine çalıştı.
Ancak Bayar’ın hayatındaki asıl kırılmalardan biri Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ve Anadolu’nun işgaliyle yaşandı.
İzmir’in işgali öncesinde dağlara çıktı. “Galip Hoca” adıyla köy köy dolaşarak halkı işgale karşı örgütledi. Aydın ve çevresindeki millî direnişe katıldı, Akhisar cephesinde görev aldı. Balıkesir Kongresi kararları doğrultusunda Akhisar Cephesi Millî Alay Komutanlığına getirildi. Sivil bir siyasetçi olmasına rağmen böyle bir göreve seçilmesi, Millî Mücadele içerisindeki etkisini ve kendisine duyulan güveni göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Saruhan milletvekili seçildi. İstanbul’un işgalinin ardından Ankara’ya geçti ve Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Bursa milletvekili olarak katıldı.
Burada Bayar’ın siyasi hayatındaki belki de en önemli tarihsel gerçeklerden birinin altını özellikle çizmek gerekiyor:
Celâl Bayar, Cumhuriyet kurulduktan sonra ortaya çıkmış bir siyasetçi değildir. Millî Mücadele’nin içinde yer almış, Birinci Meclis’te bulunmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran siyasi kadronun mensuplarından biri olmuştur.
Onun daha sonraki siyasi tercihleri, Demokrat Parti yılları veya 1950 sonrasındaki tartışmalar değerlendirilebilir, eleştirilebilir. Ancak bunların hiçbiri bu tarihsel gerçeği değiştirmez.
Atatürk’ün Ekonomi Kadrosundan Başbakanlığa
Celâl Bayar’ın siyasi hayatının yanında üzerinde durulması gereken önemli bir başka yönü de ekonomi politikalarıdır. Lozan Konferansı’na ekonomi alanındaki birikimi nedeniyle müşavir olarak katıldı ve Osmanlı borçları başta olmak üzere yeni devletin ekonomik bağımsızlığını ilgilendiren görüşmelerde Türk heyetine katkı sundu. 1924’te Atatürk’ün öncülüğünde Türkiye İş Bankası’nın kuruluşunda görev aldı ve ilk genel müdürü oldu. İktisat Vekilliği döneminde millî sermayenin gelişmesini savunurken özel teşebbüsün güçlenmesine ve yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesine de önem verdi. Bu yaklaşımını Demokrat Parti yıllarında da sürdürdü; devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması, özel girişimin önünün açılması ve uluslararası sermaye ile dış kaynakların Türkiye’ye çekilmesi yönündeki politikaları destekledi. Bugünden geriye baktığımızda, Türkiye’nin dış sermaye ve uluslararası ekonomiyle kurduğu ilişkinin erken dönem adımlarında Celâl Bayar’ın önemli bir payı olduğunu söylemek mümkündür.
1937 yılı ise onu Cumhuriyet tarihinin bir başka önemli noktasına taşıdı.
İsmet İnönü’nün Başbakanlıktan ayrılmasının ardından Atatürk, hükümeti kurma görevini Celâl Bayar’a verdi. Bayar, 1 Kasım 1937’de Başbakan oldu.
Celâl Bayar, Atatürk’ün son Başbakanıdır.
10 Kasım 1938’de Atatürk hayatını kaybettiğinde Başbakanlık makamında Bayar bulunuyordu. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından bir süre daha görevine devam etti ve Ocak 1939’da Başbakanlıktan ayrıldı.
Cumhuriyet’i Kuran Partiden Demokrat Parti’ye
Bayar’ın siyasi hayatını ilginç kılan noktalardan biri de Cumhuriyet’in kuruluşundan çok partili hayata geçişine kadar uzanan sürecin iki tarafında da bulunmasıdır.
1945 yılında Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte CHP yönetimine “Dörtlü Takrir” olarak tarihe geçen önergeyi verdi.
Ardından CHP’den ayrıldı ve 7 Ocak 1946’da aynı isimlerle Demokrat Parti’yi kurdu.
14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara geldi. Cumhuriyet tarihinde siyasi iktidar ilk kez seçim yoluyla bir partiden başka bir partiye geçti.
Celâl Bayar da 22 Mayıs 1950’de Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçildi.
Atatürk ve İnönü’nün ardından Çankaya Köşkü’ne çıkan Bayar aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk asker kökenli olmayan Cumhurbaşkanıydı.
27 Mayıs, Yassıada ve Kayseri
Türkiye’nin 1950’li yılları elbette yalnızca ekonomik gelişmelerden veya çok partili hayattan ibaret değildi. İktidarla muhalefet arasındaki gerilim giderek arttı.
Fakat 27 Mayıs 1960 sabahı yaşanan şeyin adı da açıktır:
Askerî darbe.
Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar görevinden indirildi, Demokrat Parti yöneticileriyle birlikte tutuklandı ve Yassıada’da yargılandı.
Bayar idama mahkûm edildi.
78 yaşında olması nedeniyle cezası müebbet hapse çevrildi ve ardından Kayseri Cezaevi’ne gönderildi.
Cumhuriyet’in kuruluş mücadelesinin içerisinde yer alan, Atatürk döneminde Başbakanlık yapan ve on yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan bir devlet adamı, bir askerî darbenin ardından bu kez Kayseri Cezaevi’ndeydi.
1963 yılında sağlık gerekçesiyle tahliye edildiğinde Kayseri’den Ankara’ya giderken büyük bir kalabalık tarafından karşılandı. Tahliye kararı kısa süre sonra kaldırıldı ve Bayar yeniden Kayseri Cezaevi’ne gönderildi. 1964 yılında sağlık nedenleriyle serbest bırakıldı; 1966’da ise affedildi.
Sonraki yıllarında eski Demokrat Partililerin siyasi haklarının geri verilmesi için mücadele etti. 1969 yılında eski siyasi rakibi İsmet İnönü ile bir araya gelmesi de Türk siyasi tarihinin dikkat çekici buluşmalarından biri oldu.
103 Yıl Sonra Yeniden Umurbey
Celâl Bayar, 22 Ağustos 1986’da 103 yaşında hayatını kaybetti.
Cenazesinin Anıtkabir’e defnedilmesi dahi dönemin önemli tartışmalarından biri oldu. Sonunda doğduğu topraklara, Umurbey’e defnedildi.
Aradan kırk yıl geçti.
22 Ağustos 2026’da anıt mezarının başında dururken ve ardından doğduğu evin kapısından içeri girerken insan ister istemez aynı hayat çizgisini yeniden düşünüyor:
İttihat ve Terakki…
Millî Mücadele…
Birinci Meclis…
Cumhuriyet’in kuruluşu…
Atatürk’ün ekonomi kadrosu…
Atatürk’ün son Başbakanı…
Demokrat Parti…
Çankaya Köşkü…
27 Mayıs askerî darbesi…
Yassıada…
Ve Kayseri Cezaevi.
Bütün bunların tek bir insanın hayatına sığmış olması bile Celâl Bayar’ın Türk siyasi tarihindeki yerini anlatmaya yeter.
Elbette Celâl Bayar’ın 103 yıllık hayatındaki her siyasi kararın doğru olduğunu söylemek veya onu tartışmaların dışında tutmak tarihçilik olmaz. Ancak bir başka yanlış da onu yalnızca Demokrat Parti dönemi ve 27 Mayıs üzerinden okumaktır.
Çünkü karşımızda Osmanlı’nın son dönemini yaşamış, İttihat ve Terakki’de görev almış, Talat Paşa ile birlikte görev yapmış, işgale karşı mücadele etmiş, Cumhuriyet’i kuran kadronun içerisinde yer almış, Atatürk’ün son Başbakanı olmuş, çok partili hayatın kuruluşunda rol oynamış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanlığına kadar yükselmiş bir devlet adamı var.
Ben Umurbey’den ayrılırken Celâl Bayar’a biraz da bu pencereden baktım.
Bir siyasetçinin her kararına katılmak zorunda değiliz. Tarihî şahsiyetleri değerlendirirken zaten mesele bu olmamalı.
Ama bir ülkenin tarihini doğru okumak istiyorsak, o tarihin içinde yer alan insanların hakkını da teslim etmek zorundayız.
Celâl Bayar’ın hakkını teslim etmek ise her şeyden önce onu Cumhuriyet’in kurucu kuşağındaki yerine koyarak başlar…