Tarih severler iyi bilirler ki bazı yıllar vardır; dünya düzeninde kırılmalar yaşanır, güç dengeleri yer değiştirir, görünmeyen fay hatları harekete geçer.

1953, yalnızca olayların yoğunlaştığı bir yıl değildir.
1953, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin askeri çatışma döneminden çıkıp sistematik müdahale dönemine geçtiği yıldır.

Bu yıl, açık savaşların yerini örtülü operasyonların, doğrudan işgallerin yerini darbe mühendisliğinin, imparatorluk donanmalarının yerini medya ve enerji stratejisinin aldığı eşiktir.

Gelin, birbirinden bağımsız gibi görünen ama aslında aynı küresel dönüşümün parçaları olan 1953 olaylarına bakalım.

12 Şubat 1953-Kuzey Avrupa – Nordik Konseyi

1953’te ilk oturumunu yapan İskandinav Konseyi, bölgesel parlamenter iş birliğinin kurumsallaşması anlamına geliyordu.1955 Yılında Finlandiya’nın konseye katılmıştır. Bugün konsey üyeleri ise; Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç ve İsveç'in yanı sıra Faroe Adaları , Grönland ve Åland özerk bölgeleridir.

Savunma birliği başarısız olmuştu.
Ama ekonomik ve siyasi koordinasyon mümkün görünüyordu.

Nordik modeli, Soğuk Savaş’ın sert askeri bloklaşmasına alternatif bir üçüncü yolun mümkün olduğunu gösteriyordu. Küçük ve orta ölçekli devletler, askeri ittifak dışında kalarak da bölgesel dayanışma ve kurumsal koordinasyonla güvenlik üretebileceklerini ispatlıyordu. Bu yaklaşım, ilerleyen yıllarda Avrupa bütünleşmesinin normatif ve ekonomik temelini besleyecekti.

Bu model, daha sonra Avrupa bütünleşmesinin farklı biçimlerine ilham verecekti.

28 Şubat 1953 – Ankara: Balkanlar’da Ara Güvenlik Kuşağı

Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalanan Balkan Paktı, sıradan bir bölgesel iş birliği anlaşması değildi. Bu adım, Soğuk Savaş’ın katı iki kutuplu görüntüsünün arkasındaki ara denge arayışının ürünüdür.

Türkiye ve Yunanistan 1952’de NATO’ya katılmıştı. Güneydoğu kanadı tahkim edilmişti. Ancak Balkanlar hâlâ kırılgan bir jeopolitik boşluk barındırıyordu. Özellikle Yugoslavya’nın konumu belirleyiciydi.

Tito, 1948’de Stalin’le yollarını ayırmış; Moskova’dan kopmuştu. Ancak bu kopuş onu otomatik olarak Batı bloğuna taşımıyordu. Yugoslavya ne Varşova Paktı’na dahildi ne de NATO’ya. Bu “ara konum”, hem risk hem fırsattı.

Batı açısından mesele şuydu:
Eğer Yugoslavya yeniden Sovyet etkisine girerse Balkan hattı çökerdi.
Eğer Batı ile koordineli kalırsa, Sovyet güney kanadı baskı altında tutulabilirdi.

Balkan Paktı tam da bu ara formülü temsil ediyordu.

Bu paktla birlikte NATO’nun resmi sınırı değişmedi; ancak fiili güvenlik çevresi genişledi. Yugoslavya, ittifaka girmeden ittifakla entegre bir güvenlik hattına dahil edildi.

Türkiye açısından ise bu adım iki yönlüydü:

Birincisi, Sovyet baskısına karşı yalnız kalmama stratejisinin devamıydı.
İkincisi, Balkanlar’da aktif bir güvenlik aktörü olma iradesiydi.

Yunanistan içinse bu düzenleme, iç savaş sonrası kırılganlığın bölgesel dayanışma ile dengelenmesi anlamına geliyordu.

Dolayısıyla Balkan Paktı’nı yalnızca “Sovyet yayılmacılığına karşı bir önlem” olarak okumak eksik olur. Bu anlaşma, Soğuk Savaş’ta ittifak sistemlerinin esnekleşmeye başladığını gösteren erken bir örnektir.

1953 itibarıyla dünya iki bloklu görünse de, güvenlik mimarisi ara katmanlarla örülmeye başlamıştı.

Balkan Paktı, bu ara katmanlardan biridir.

5 Mart 1953 – Moskova

Joseph Stalin öldü.

1924’ten itibaren Sovyetler Birliği’ni yöneten, iktidarı tek elde toplayan ve Marksizm-Leninizm’i kendi yorumuyla şekillendiren Stalin’in ölümü, yalnızca bir lider değişimi değildi.

Bu, Soğuk Savaş’ın ikinci evresinin başlangıcıydı.

Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde iktidar mücadelesi başladı.
Doğu Bloku’nda belirsizlik oluştu.
Uydu devletler üzerindeki baskı devam etse de, ideolojik sertlik yer yer esnemeye başladı.

Bu boşluk kısa süre içinde Avrupa’da kendini gösterecekti.

29 Mayıs 1953 – Everest: İmparatorluğun Sembolik Zirvesi

1953 Britanya Everest Seferi, teknik olarak dokuzuncu büyük denemeydi. Ancak bu kez sonuç farklı oldu.

Albay John Hunt liderliğindeki ekipte yer alan Tenzing Norgay ve Edmund Hillary, 29 Mayıs 1953 sabahı saat 11.30’da Everest’in zirvesine ulaştı. İnsanlık tarihinde ilk kez dünyanın en yüksek noktasına çıkılmıştı.

Bu başarı yalnızca dağcılık tarihi açısından değil, dönemsel bağlamı açısından da anlamlıdır.

II. Dünya Savaşı sonrası Britanya, askeri ve ekonomik olarak küresel üstünlüğünü kaybetmişti. Hindistan bağımsızlığını kazanmış, sömürge imparatorluğu çözülme sürecine girmişti. Londra artık eski dünya gücü değildi.

Ancak 1953’te Everest’in zirvesine ulaşılması, Britanya için farklı bir mesaj taşıyordu:
Coğrafi imparatorluk küçülse de, sembolik ve kültürel kapasite devam ediyordu.

Başarı haberinin 2 Haziran 1953 sabahı, II. Elizabeth’in taç giyme töreni gününde kamuoyuna duyurulması tesadüf değildir. Bu zamanlama, monarşinin yeni dönemine küresel bir başarı hikâyesi eşlik etsin diye planlanmıştı.

Everest’in zirvesine ulaşmak askeri bir fetih değildi; psikolojik ve sembolik bir üstünlük anlatısıydı.

Soğuk Savaş yalnızca tanklar ve füzeler üzerinden yürümüyordu. Prestij, keşif, bilimsel başarı ve küresel görünürlük de rekabetin parçasıydı.

1953’te Londra’da taç giyen bir kraliçe ile dünyanın en yüksek noktasına ulaşan bir Britanya seferi aynı stratejik çerçevenin iki farklı yüzüdür:
Gücün yeniden tanımlanması.

2 Haziran 1953 – Londra

II. Elizabeth, Westminster Abbey’de taç giydi.
Babası VI. George’un ölümünün ardından 25 yaşında tahta çıkmıştı.

Bu tören yalnızca bir monarşi geleneği değildi.
İngiliz İmparatorluğu’nun sömürge sonrası dönemde yeniden konumlanma çabasıydı.

Törenin tamamen televizyonda yayınlanması, yeni çağın sembolüydü.
İmparatorluk artık donanmayla değil, görüntüyle temsil ediliyordu.

İngiltere askeri üstünlüğünü yitirirken, sembolik ve kültürel gücünü küresel ölçekte tahkim ediyordu. Kraliçe II. Elizabeth’in tahta çıkması artık İngiltere ve Fransa merkezli koloniyal sistemin sonunu işaret ediyordu.

16-17 Haziran 1953 – Doğu Almanya

Berlin’de işçi protestoları başladı.
Kısa sürede ülke geneline yayıldı.

Sovyet tankları devreye girdi. Ayaklanma bastırıldı.

Bu olay, Doğu Bloku içinde ilk büyük toplumsal kırılmaydı.
Sovyet sisteminin halk nezdindeki meşruiyet sınırları görünür hale geldi.

Stalin sonrası dönemin ne kadar kırılgan olduğu daha ilk ayda ortaya çıkmıştı.

26 Temmuz 1953 – Küba: Başarısızlık mı, Tarihin Provokasyonu mu?

Santiago de Cuba’daki Moncada Kışlası’na yapılan saldırı askeri olarak başarısızdı. Fidel Castro ve arkadaşları kısa sürede etkisiz hale getirildi, yargılandı ve hapse atıldı.

Ancak bu girişimi yalnızca “başarısız bir kalkışma” olarak görmek, Latin Amerika’nın o dönemki sosyo-ekonomik yapısını görmezden gelmek olur.

1950’lerin başında Küba, ekonomik olarak ABD’ye bağımlı, şeker üretimine dayalı, gelir dağılımı son derece bozuk bir yapıya sahipti. Fulgencio Batista yönetimi ise seçimle değil, askeri müdahaleyle iktidardaydı. Siyasal meşruiyet zayıf, toplumsal hoşnutsuzluk yüksekti.

Moncada baskını bu nedenle bir askeri operasyon olmaktan çok bir sembolik meydan okumaydı. Castro’nun yargı sürecinde yaptığı ve daha sonra “Tarih beni aklayacaktır” olarak bilinen savunma, hareketin ideolojik çerçevesini oluşturdu.

Bu noktada önemli olan şudur:

1953 itibarıyla Soğuk Savaş Avrupa merkezli bir bloklaşma olmaktan çıkmaya başlıyordu. Latin Amerika, ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülse de, sosyal eşitsizlik ve siyasal otoriterlik yeni radikal hareketler için uygun zemini hazırlıyordu.

Moncada, başarısız bir saldırı değil; Karayipler’de ideolojik bir cephenin açılış provasıydı.

Altı yıl sonra gerçekleşecek Küba Devrimi’nin kökleri 1953’e uzanır. Bu nedenle Moncada’yı anlamak, yalnızca Küba tarihini değil, ABD-Latin Amerika ilişkilerinin sertleşme sürecini anlamaktır.

27 Temmuz 1953 – Kore

Kore Ateşkes Anlaşması imzalandı.

Savaş bitmedi. Barış yapılmadı.
Sadece silahlar sustu.

38.paralel boyunca kurulan askerden arındırılmış bölge, Soğuk Savaş’ın en somut sınırı haline geldi.

Kore, iki ideolojik blok arasındaki donmuş çatışmanın simgesine dönüştü.

1953 itibarıyla dünya artık iki kutuplu bir sistem içinde kalıcı biçimde bölünmüştü.

19 Ağustos 1953 – Tahran: Enerji, Egemenlik ve Müdahale

İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesi, Soğuk Savaş’ın en kritik dönüm noktalarından biridir.

Musaddık’ın suçu ideolojik bir devrim yapmak değildi. Asıl kırılma, İran petrolünü millileştirme kararıydı. Anglo-Iranian Oil Company’nin ayrıcalıklarını sonlandırma girişimi, Londra için ekonomik; Washington için ise stratejik bir alarm anlamına geliyordu.

Soğuk Savaş bağlamında mesele sadece petrol değildi. İran, Sovyetler Birliği’nin güney sınırında yer alıyordu. Moskova’nın bölge üzerindeki potansiyel etkisi, Batı açısından kabul edilebilir değildi.

ABD ve İngiltere destekli operasyonla(Ajax Operasyonu) Musaddık devrildi, Şah’ın yetkileri güçlendirildi.

Bu müdahale üç sonucu beraberinde getirdi:

Birincisi, enerji güvenliği Soğuk Savaş stratejisinin merkezine yerleşti.
İkincisi, Batı’nın demokrasi söylemi ile jeopolitik çıkarları arasındaki gerilim görünür hale geldi.
Üçüncüsü, İran toplumunda uzun vadeli bir siyasal travma oluştu.

1979 İran Devrimi’nin arka planında 1953’ün hafızası vardır.

Dolayısıyla Tahran darbesi, yalnızca bir hükümet değişikliği değil; Orta Doğu’da dış müdahaleye dayalı güvenlik mimarisinin başlangıcıdır.

10 Kasım 1953 – Ankara: Hafızanın Kurumsallaşması

Ankara’da on beş yıl süren geçici bir dönem sona erdi. Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, Etnografya Müzesi’nden alınarak Anıtkabir’e nakledildi.

Bu yalnızca bir nakil töreni değildi.

Cumhuriyet’in kurucu lideri, sembolik bir geçicilikten çıkarılıp kalıcı bir devlet mekânına yerleştiriliyordu. Bu adım, yalnızca mimari bir tamamlanma değil; kurucu iradenin resmî hafızaya sabitlenmesiydi.

Anıtkabir, bir mezar olmanın ötesinde, Cumhuriyet’in kendini tanımlama biçiminin mekânsal ifadesidir.

1953’ün Ortak Paydası

Londra’da taç giyen bir Kraliçe,
Moskova’da ölen bir Lider,
Berlin’de bastırılan işçiler,
Kore’de donan bir cephe,
Tahran’da devrilen bir Başbakan,
Küba’da başarısız bir saldırı,
Ankara’da imzalanan bir savunma paktı…

Hepsi aynı yıl.

Hepsi aynı küresel gerilimin farklı yüzleri.

1953, II. Dünya Savaşı sonrası düzenin kalıcı biçimde şekillendiği yıldır.
İdeolojik bloklar netleşmiş, enerji jeopolitiğin merkezine oturmuş, bölgesel ittifaklar çoğalmış ve devrimci hareketler filizlenmiştir.

Bu yıl, savaş sonrası belirsizliğin yerini kurumsallaşmış Soğuk Savaş düzenine bıraktığı eşiktir.

1953’ü anlamak, yalnızca bir yılı anlamak değildir.
Bugünün donmuş çatışmalarını, enerji krizlerini, bölgesel ittifaklarını ve ideolojik fay hatlarını anlamaktır.

Bazı yıllar gürültüyle değil, denge değişimiyle tarihe geçer.
1953, o denge değişiminin adıdır.

Anıtkabir’in yapılması, yeni kurulan dünya düzeninde Türkiye’nin ve Türkiye benzeri devletlerin nasıl bir yönetim anlayışıyla yönetileceğinin sembolüydü…