“Kalan ömrüm ya trajedili, ya eğlenceli olacak,” dediği esnada travmatik de, heyecan verici de olabilir diye de aklından geçirdi; geçirdiği anda da sarsıldı, trajikomikliği de hesaba katmalıyım der gibi mırıldandı ve bunu çok kati söyledi.
Aslında bunları aklından geçirirken sadece bir iki olasılık üzerinde durmadığını gösteriyordu; günahlı, suçlu ve lanetli ama bir o kadar da sevimli, inadına yaşanılacak ve ısrarla değiştirilecek, insana yakışan hayatı bulup çıkaracaktı olumsuzluklar içinden.
Tanrı’nın çılgın planı varsa, kapitalistlerin gaybana planları varsa solcuların da bir planı olmalıydı; bu da tamamen korkudan soyutlanmış, sevgi ağırlıklı, festival gibi renkli olmalıydı, solculuğunu bunun üzerine kurgulamıştı bu vakte kadar.
“Muhtemelen en insani düşünceler içindeyim,” diyordu, elindeki telefonda sörf yaparken. Muhtemelen demesinin nedeni, doğrularının zamana göre değiştiğini görmesindendi; tıpkı hatalarım gibi diyebiliyordu.
Ne kadar erkek karşıtlığı içindeyse de, ne kadar hemcinslerine tepkiliyse ondan fazla kadınlara yakındı. Erkeği yaratan, sonra yarattığı erkeğe köleleșen, eve kapatılan, kara çarşafa sokulan, toplumsal ve iş yaşamında erkekten sonra gelmesine fena içerliyor, bunu onaylayan dinlere de sevgisini vermek hiç içinden gelmiyordu; öyle ki hak etmediklerini söylüyor, yeni erkek kuşağı yaratmak zaruri oldu, yoksa dönülmez yoldan dönülemez hâle gelinirdi; bu fıtratı da ancak solcular kadınlarla bir olunca değiştirebilir, dedi. Dediğinde de Yaşar Kemal’e aynı köylü olan babası aradı, konuştu, Hemite burnunda tüttü.
Kuşların konduğu, kervanların konakladığı, çerçicilerin eşeklerini suladığı, yılanların cirit attığı, mor menekşelerin esrik kokular saçtığı, pıtırakların şalvarlara yapıştığı, destancıların hanelerin kapısından girip eşkıyalık hikâyeleri dinlediği, dağlarda eşkıyasının arsız çiçekler gibi renkli açtığı, Abdi ağaların zulmüne katlanamayan Kemallerin çok fazla olduğu Çukurova’nın Hemite köyünde doğmuştu; bu da onu her zaman kıvançlandırıyordu, sıfatını ipil ipil yapıyor, sırtını tüm külfetlerden kurtarıyor, bu kurtuluş gözlerini cıncık gibi yapıyor, sarı güneşin altında yazıda çapa yapmaktan kaçmıyordu.
Babası aradığında çokça olduğu gibi Hemite’nin bir yerlerine giderdi, bu kez Anavarza Kalesi’ne gitti. Gerçi daha önce de gitmişti ama ilk defa gider gibiydi her defasında, biraz da korkarak giderdi ama mutlaka giderdi. Sert kayaların üzerine, yüksekçe bir yere kurulmuş, uçurumlu, dikenli, neşter gibi keskin ve sivri kayalıklı, akrepli, tavşanlı, kırkayaklı bir kaleydi. İlk babasının ardına takılmıştı, hiç geride kalmamış, hep yanında koşarak yürümüştü, yorulmamasıyla da gurur duymuştu.
Çukurova’nın çok ince Memed’i vardı, ağalık düzenini yıkma eyleminde olan; “Bizim de şehirli İnce Memed’imiz,” dedi İbrahim, hem ağalık düzenine bela olan hem kapitalistlerin çekindiği.
Telefonu kapamadan hemen önce “Hafta sonu gelirim,” demişti. Kaç hafta sonları geçti, hafta sonlarına bir sürü hafta sonları eklendi, eklendi de gidemedi. O gitmek istedi, babası “Aha gelecek,” diyerek bekledi ama ne kapıyı açan oldu ne “Çilen bitti,” diyen oldu.
Solculuğun bedelini çok ağır ödetmek için mapusa kapatılmıştı, hücredeydi. MÖ 19. yüzyılda yapılan, Romalıların, Bizanslıların, Ermenilerin aktif kullandığı Anavarza’da gördüğü, “Burası bir zamanlar zindanmıș,” dedikleri yerlerden daha berbat bir zindandaydı; koleralı, tifolu cardınlarla kalıyor, lağım kokuları ciğerini kökünden solduruyordu.
Uyandığında değil, uyuduğunda da her yer leş gibi kokuyordu; onca zamandır alışamadığı zindan. Ya Anavarzalar öyle mi? Bazen güneş kokardı akşam serinliğinde, kayanın diplerinden menekşe kokuları tırmanırdı; ya şubatta açan nergisler Anavarza’yı bir güzel kuşatırdı. İşte o an göreceksiniz Hemite’yi, Çukurovalıları. Ya narenciye kokuları gelince... Anavarza’nın geniş pileli eteğinde yayılan kuzuların sesi dinlenirdi zindanda, o zalım zindancıbaşı pembe, turuncu açan cam çiçeğini bile getirirdi, isteyince bir dal.
Babasına hemencecik bir mektup yazdı: “Gelirken görüşe bir dal gelincik koyun çamaşırlarımın arasına,” dedi.
Tam özgürleşme mevsimindeydi.
“Hasret kalmamalı insanlar solculara,” dedi.
Gide gide girdi bir solcunun koluna.