Tarihi doğru okumayanlar, bugünü “tesadüf” sanır. Oysa tesadüf diye sunulan birçok gelişme, yıllar öncesinden atılmış adımların zamanını bekleyen sonuçlarından ibarettir.
Somaliland meselesi tam olarak böyledir.
Bu konuyu yalnızca bugünün siyasi gelişmeleri üzerinden okumak, büyük resmi ıskalamak olur. Somaliland’ı anlamak için takvimleri 1884’e, yani Berlin Konferansı’na geri sarmak gerekir. Çünkü Afrika’nın kaderi, Afrika halklarının değil; Avrupa başkentlerinde kurulan masaların ürünüdür.
1884–1885 Berlin Konferansı, Afrika’nın paylaşımını resmileştiren bir dönüm noktasıdır. “Etkin işgal” kavramı bu konferansla uluslararası meşruiyet kazanmış, kıta adım adım sömürge haritalarına bölünmüştür. Somali coğrafyası da bu paylaşımın dışında kalmamıştır. Kuzeyde İngiltere, güneyde İtalya hâkimiyet kurmuştur. Bugün “Somaliland neden ayrı?” sorusunu soranların önce şu gerçeği kabul etmesi gerekir:
Bu topraklar birleşmeden önce ayrılmıştır.
Aynı dönemde, 1882’de İngiltere’nin Mısır’ı işgali de tesadüf değildir. Süveyş Kanalı, Hindistan yolu ve Aden hattı düşünüldüğünde; Mısır’ı, Afrika Boynuzu’ndan ve Somaliland’dan bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. İngiliz stratejisi parça parça değil, bütüncül ilerlemiştir. Haritalar farklı olabilir, ancak akıl aynıdır.
1960’ta İngiliz Somaliland’ı ile İtalyan Somali birleşerek Somali Cumhuriyeti’ni kurdu. Ancak bu birliktelik, romantik bir ulus-devlet idealinden ziyade Soğuk Savaş dengeleriyle ayakta tutuldu. 1961’den 1991’e kadar Somali’nin bir arada kalmasının temel nedeni Sovyetler Birliği’ydi. Moskova, Afrika Boynuzu’nu kendi etki alanı olarak görüyor; sınırları da bu bakış açısıyla muhafaza ediyordu.
Bu noktada önemli bir parantez açmak gerekir. Yıllarca komünizmle mücadele etmiş, bunu dış politikasının merkezine yerleştirmiş devletlerin; Sovyetler Birliği tarafından desteklenen bir Somali’yi güçlü biçimde sahiplenmesini beklemek gerçekçi değildir. Komünizm karşıtı bir dünya düzeninde, Sovyet destekli bir yapının tanınmaması kadar doğal bir durum yoktur. Bu nedenle Somali’nin uzun yıllar gri alanda bırakılması, yalnızca bölgesel değil, ideolojik bir tercihin sonucudur.
1991’e gelindiğinde Sovyetler Birliği çöktü.
Ve onun zorla ayakta tuttuğu haritalar da çökmeye başladı.
Somaliland bu noktada kendi yolunu çizdi. Somali kabul etmedi. Uluslararası toplum tanımadı. Çünkü dünya düzeni henüz yeniden şekillenmemişti.
2011 ise yeni bir kırılma yılı oldu. Tunus Devrim’i olarak bilinen ve “Arap Baharı” nın başarılı harekatı olarak adlandırılan süreç, aslında Sovyet destekli ya da Soğuk Savaş sonrası kurulan otoriter yapıların halk nezdinde iflasının ilanıydı. Yemen’de 2012’de patlayan Yemen Devrimi de bu sürecin devamı niteliğindeydi. Eski sistemler çözülürken, eski haritalar da yeniden tartışmaya açıldı. Arap baharı dediğimiz olayı basitse söylemek gerek ise Hadi eski düzenlere tekrar dönelim denılen olaylardır.
Ve sıra Afrika Boynuzu’na geldi.
1950’lerin İngiliz sömürge haritalarına bakıldığında, bugün yaşananların ne kadar “yeni” olduğu sorusu anlamını yitiriyor. İngiltere bizden, 1961’de sömürgelerinden tamamen çekildiğine inanmamızı istiyor. Oysa sahne gerisinde çekilmediğini; yalnızca yöntem değiştirdiğini görüyoruz.
İsrail’in 2025 yılı sonunda Somaliland’ı tanıması bu açıdan kritik bir eşiktir. Bu karar yalnızca diplomatik bir tanıma değil; Aden Körfezi’nin kontrolüne dair açık bir jeopolitik mesajdır. İsrail “Aden’i kapattım” derken, İngiltere eski sömürge coğrafyasına yeni aktörler ve yeni araçlar üzerinden geri dönmektedir.
Bu noktada dikkat çekici bir başka başlık daha karşımıza çıkıyor: Gazze.
ABD’nin 2025 sonlarında gündeme taşıdığı Gazze planında, sahada doğrudan görünmeyen ancak süreci yönlendiren “güvenilir yapılar” öne çıkmaktadır. Gazze’de kontrolün sağlanabilmesi için “yönetilebilir ve güvenilir bir sivil yapı” oluşturulması tartışılırken, Tony Blair Enstitüsü’nün adı özellikle vurgulanmaktadır. İngiltere’nin, devlet olarak değil; enstitüler ve danışmanlık mekanizmaları üzerinden sahada etkin olma alışkanlığı burada da karşımıza çıkmaktadır.
Tam bu noktada, tesadüf gibi görünen ama dikkatle bakıldığında anlamlı bir isim öne çıkıyor: Sanna Marin. Finlandiya’nın eski başbakanı olan Marin, görev süresinin ardından Tony Blair Enstitüsü’nde stratejik danışman olarak aktif roller üstlenmiş, farklı coğrafyalarda konferanslar vermiştir. Sanna Marin Türkiye’de genç yaşta başbakan olmasıyla pozitif bir üne sahiptir. Neden Finlandiya? Neden bu coğrafya? Bu soruların cevabı yazının ilerleyen kısmını daha da dikkat çekici olacaktır.
2017’de Somaliland’da yapılan seçimlerde Muse Bihi Abdi Abdirahman Mohamed Abdullahi (Irro) karşı kazanmıştı. Ancak 2024’te tablo kökten değişti. Bu kez Abdirahman Mohamed Abdullahi (Irro) oyların yaklaşık %64’ünü alarak iktidara geldi. Irro’nun hikâyesi sıradan değildir. Sovyetler Birliği’nde büyükelçilik yapmış, iç savaş sonrası Finlandiya’ya yerleşmiş, Finlandiya vatandaşı olmuş ve siyasi kariyerine oradan yeniden başlamak üzere ülkesine dönen bir isimden söz ediyoruz. 2024’te Somaliland Cumhurbaşkanı seçilen kişi, adeta Vantaa’dan Hargeisa’ya dönen bir liderdir.
Irro’nun şahsi geçmişi kadar, ailesi etrafında şekillenen iddialar da dikkat çekicidir. Özellikle oğlunun Suriye’de cihatçı grupların üst düzey yapılanmalarıyla bağlantılı olduğuna dair haberlerin, Irro’nun iktidara geldiği yıl yeniden gündeme gelmesi göz ardı edilemez. Daha da çarpıcı olan ise, Irro’nun seçildiği 2024 yılında Suriye’de Esad rejiminin fiilen sona ermiş olmasıdır.
Tarih bazen aynı yıllara, aynı aktörleri ve aynı coğrafyaları bilinçli biçimde yerleştirir.
Fin basınında, Iltalehti gazetesi yazarlarından Jimi Holmberg’in Aralık 2025’te kaleme aldığı yazının başlığı bu nedenle çarpıcıydı:
“Trump, Finli bir adamla büyük bir anlaşma planlıyor.”
Bu başlık yalnızca gazetecilik refleksiyle atılmış bir manşet değil; Somaliland üzerinden şekillenen yeni jeopolitik pazarlığın açık bir ifadesiydi.
Bugün Somaliland’ı konuşurken aslında şunu konuşuyoruz:
Afrika Boynuzu’nda kontrol kimde olacak?
ABD’nin ilerleyen dönemde Somaliland’ı tanıyıp tanımayacağını göreceğiz. Ancak şurası açık: Bu mesele artık Somali’nin iç meselesi değildir. Bu mesele, eski haritaların yeni yöntemlerle yeniden devreye sokulması meselesidir.
1884’te Berlin’de çizilen haritalar gerçekten çöpe mi atıldı, yoksa sadece beklemeye mi alındı?
Eğer Finlandiya vatandaşı bir lider, İsrail’in tanımasıyla, İngiliz aklı ve Amerikan çıkarları arasında Afrika Boynuzu’nda kilit bir figüre dönüşüyorsa;
ortada tesadüf değil, tarihsel süreklilik vardır.
Ve tarih bize şunu öğretir:
Haritalar bazen masada, bazen sandıkta, bazen de “bağımsızlık” kelimesinin arkasına gizlenerek yeniden çizilir.