Anlattı anlattı, anlattıkça coştu, coştukça anlattı, kendini anlatmanın akışına koymuştu; ne karışan vardı ne görüşen, ne sus diyen, ne sıkıldım diyen... Anlattıkça biz dinledik, öyle bir dinledik ki dinlememize hayran kaldı; böyle aygın baygın dinleyenleri bir arada bulunca, biz de kendimizden geçmiş, tüm dertlerimizi unutmuşken, hiçbir şeyi gam etmeden dinlerken o da anlattı.

Çok güzel anlatıyordu; okumuş biri, her edasından kendini belli ediyordu. Kurduğu cümleleri her babayiğit kuramazdı; sanki her kelimesini evvelden bal küpüne batırmış da çıkarmış gibi tatlıydı, sanki her kelimesini şaraba yatırmıştı da biz dinlerken sarhoş oluyorduk. O kürsüleri dolduran politikacılar, camilerde vaiz veren imamlar, sahnelere çıkan meddahlar, Anadolu’daki tüm destancılar dirilse, bir yerde toplansa onun eline su dökemezdi.

İnsan olanın yüreği dayanmazdı, dayanamıyordu da; bazılarımız dinlerken iç çekiyor, bazımız “vah vah” diyor, bazımız da ahengi bozmamak, başlangıçta taş parçası gibi duranlar dinleyenlerin dikkatini çekmemek için sessizce ağlıyor; bazımız da ona çektirenlere basıyordu gün görmemiş küfürleri, bundan da çekinmiyorlardı.

Her konuştuğunda hayatının en güzel, en samimi konuşmasını yapıyor; içinde sinsice yalan arayanlar, abartı arayanlar aradıklarını bulamıyor, bulamadıkları gibi de tüm insanların vebalini alıyorlardı. Onları yüreğinin kökünden yakalıyor, sözünü kestirmeden dinletiyordu.

Ne o “bir an evvel bitsin, bitsin de işime gücüme, rızkıma bakayım” diyordu, ne de biz bitmesini istiyorduk; bitirecek gibi olduğunda hepimizin suratı beş karış düşüyordu.

Neden-sonuç ilişkisinden yola çıkarak çok gerekli bir tahlil yapmak istediğinde ne kelimeleri yoruyor ne kendisinin canından can gidiyordu.

Anlatmak istiyordu, herkes bilsin istiyordu: “Biz utanılacak bir şey yapmadık, babamızın başını eğmedik, anamızın yüzünü kızartmadık, ömrümüzü lekelemedik; alnımız ak, yüreğimiz pak,” diyor, gururla dolaşıyor; geçmişinden en ufacık utanç, en ufacık pişmanlık duymuyordu. Bundandı anlatırken küçülmemesi, bundandı yumulup küçük bir yumruğa dönüşmemesi, bundandı silinip görünmez hâle gelmemesi.

Anlattıkça açıldı, anlattıkça gençleşti, anlattıkça ustura olup yağlı kayısa süründü, keskinleşti; sesi daha bir billur çıkmaya başladı. Başladı da kendine güveni çoğaldı; çoğaldı da bu çoğalması kendisini som bir insan olarak anlatmasından ileri geliyordu.

“Ben bir insanım,” dedi; bunu ilk kez yemek grevindeyken başında duran, yukarıdan bakan, bakarken acımadan bakan savcıya demişti; demişti de tesirini sonradan bile görmemişti.

Kaçıncı günündeydi yemek grevinin, anımsamıyordu; tarihler de birbirine karışmıştı. İstedikleri sadece insan gibi, işkencesiz, yasaksız bir yaşamdı.

Bıkmışlardı yasaklardan, bıkmışlardı cezalardan; mapus mapus sürülmekten bıkmışlardı...

Kalkamaz olmuştu yatağından, çıkamaz olmuştu havalandırmaya, volta atmaya, spor yapmaya... Takatı her gün azalıyor, toprak rengi açılıyor, teni çekiliyordu.

Aldığı tek bir koku vardı: nane kokusu. En sevdiği kokuydu; sakızın da illa ki nanelisini isterdi. Bunu da annesi iyi bilirdi; çamaşırlarının arasına taze naneleri serper, öyle verirdi gardiyanlara.

Giyinince üstü başı, teni, saçı, yatağı, koğuşu tümden naneye kesilirdi. Çaydan nane tadı, sigaradan nane tadı, havadan nane tadı alır; nanenin arsızlığı ona geçer, o da bir güzel dirilirdi. Kalbi Orhan Kemal’leşir, Adnan Yücel olup nanelerin toprağına damlardı; bu da hâliyle yasakçıları hayrete bırakıyordu.

Her adımını içselleştirdiği bilgilerden alarak atıyor, bu da onu fazlasıyla insancıl yapıyordu; insancıllaştıkça daha verici oluyor, dik duruşunu sağlamlaştırıyordu.

Derdi bilirdi, pek iyi bilirdi ama derdini bildirmezdi; yokluğu, yoksulluğu da bilir ama bildirmezdi yokluğunu yoksulluğunu. Bu da onu çok fazla duyarlı yapardı; bu hâlinden de şikâyet etmezdi, ettirmezdi. Severdi solcu hâllerini.