Mavi Mantolu Kadın romanını yazarken bana sağlam, güçlü, zeki, esprili, bilinçli ve bilgili bir karakter gerekiyordu. Bunun arayışındayken aklıma Süleyman geldi. Sanki yıllardır tanımıyormuş gibi haftalarca gözledim, gizli gizli takip ettim. Romanım için çok uygun bir karakter olduğuna karar verdim.

Kahramanıma bir isim de vermeliydim. Kadın belliydi, mavi mantolu bir kadındı. Madem onun birçok özelliğini romanımın kahramanında kullanacaktım, o hâlde adı da neden onun adı olmuyordu?

Süleyman, gerçek hayatımın da önemli bir figürüydü.

Kalabalıklar önünde konuşması, kitleyi ajite etmesi beni etkilerdi. Bende olmayan, bende hiç olmayacak olan bir özellikti.

Siyasetler arası tartışmaları da gayet güzel yürütür, ideolojimizi kesintisiz ve anlaşılır anlatır ve savunurdu. Onun verdiği seminerlere de katıldım; öğrenci evine gittiğimde de aklıma takılan soruları sorardım.

Öğrenci evine sadece bunun için gitmezdim elbet; bazen yatmak için, bazen de yemek için giderdim. Evin ulusal ve vazgeçilmez yemeği yumurtaydı. Ya menemen yapardı, ya sucuklusu, bazen de sadesi. Yarım ekmekle, kırılan soğanla karın doyardı.

Sümer Mahallesi'nde görmezsem Atatürk Parkı’nın yanında olan İktisadi İlimler Akademisi'nde görürdüm.

Zillidede Mahallesi’nin faşist işgalinin hemen ardından dört arkadaşıyla birlikte tutuklandı, bir süre askerî hapishanede kaldı, sonra karşılaşmaz olduk.

Yolumuz bu kez Yüreğir’in Kiremithane Mahallesi’nde kesişti.

Süleyman, renginden dolayı “oralet” lakabını almıştı, adı da değişmişti, kod ismi vardı.

12 Eylül askerî darbesinden sonra yeniden ilişkimiz koptu. Ama çok geçmedi, bu kez mapushane bizi buluşturdu: Adana Kapalı Hapishanesi, Mersin ve Ceyhan Özel Tip Hapishanesi...

Korkunç yıllardı; gerek dışarısı, gerek mapushaneler. İnsanın insana zulmü vardı ama askerî darbeden sonra katlandı. MHP’nin fikri cuntayla iktidara gelmiş, zulüm katlanmaya başlamıştı. O ve arkadaşları taşıdıkları iyimserlikleri, güzellikleri, sevgiyi teslim edip, iktidar tarafından dağıtılan onursuzluğu, vicdansızlığı giyineceklerdi ya da onurlarını çoğaltma gayretinden vazgeçmeyeceklerdi. Tercihlerini insan olmadan yana kullandı. Mapusluk yetmedi, hücrelere kapatıldı, gardiyanlardan dayak yedi. Görüş yasakları aldı. Kitapsız bırakıldı. Yemek grevleri yaptı, iktidarın safına geçmedi.

Uzun yargılama sürecinde kendini anlatmaya çalıştı, dinletemedi; yargılayanlar önyargılıydı. Sürecin sonunda bastılar idamı.

İdam edilmedi. On bir yıllık esareti şartlı bırakılma yasasıyla bitti.

Bitmedi Adanalılığı. Her imkânında geldi gitti. Tadını almıştı bir kez Çukurova’nın, “ikinci kentim” diyordu. Ege şivesine Adana şivesi de katılınca ortaya muhteşem, eğlenceli bir kültür çıkmış, onu daha sevilir hâle getirmişti.

“Anlar,” demişti yaşam felsefesini anlatmak isterken:

“Anlar dedim, anlar, sadece anlar, yaşam anlar.
‘Ne yapayım, anlamazsa anlamaz’ diyemem; ‘anlar’ derim, anlatırım. Geç de olsa anlar derim.”

Adana’dan kopmadı, yarından da kopmadı ama anları anlayarak, anlara anlam katarak yaşadı, yaşıyor.