Hemen yanına, ayağının tabanı bacağına değdi değecek gibi yumularak uzanmış karısına baktı Taner. Bunu sık sık yapıyordu, her yaptığında da ne çok saygı duyduğunu anımsıyor, hoşuna gidiyordu.
Az önce sohbet ediyorlardı oradan buradan, bir de çocuklarından, bir de sağlıklarından, ha bir de başka noktalara sıçrayan savaştan...
Konuşurken sızıp kalmıştı. Yastığı yüksekti, boynu ağrıyacak dedi, dedi de kalkacak gücü bulamadı kendinde. Kaç gündür bacakları canını sıkmıştı. Geceleri uyutmamış, gündüzleri de ağrısı sevinç koymamıştı.
Karısına bakarken yorgun yüzünü gördü, çizgileri sertleşmiş, asıklaşmıştı. O çizgilerde sadece karısının çektiklerini görmemiş, kendi acılarını, kederli, keyifli yaşamını da görmüştü.
Saç diplerinden beyazlar yüzüne aktı, az sonra bir gülüş geldi oturdu yanaklarına, sonra her yerine dağıldı.
Denge sorunu vardı. Bugün üç kez yere yığılacak gibi olmuştu. O yüzden hemen kendini eve atmış, bir güzel dinlenmiş, karısının hazırladığı köftelerden iştahla yiyince kendine gelmişti.
Gözünü karısından alamadı. Onda kendini bulması, uzundan uzun birlikte hayatı paylaşmasındandı; yoldaşıydı da. Kendisi mapusta yatarken karısı inatla beklemiş, yakalanmadan önce kaçakken o da onunla kaçak hayatı yaşamıştı.
Ölen arkadaşlarını gördü, işkenceleri anımsadı, çığlıkları duydu, fütursuzca savrulan küfürler doldu kulağına.
Ne çok fazla acı düşmüştü halkçıyım diyenlerin payına, ne dayaklardan çıkmıştı; dostlukla ihaneti ensesinde hissetmişti de hiç aldırmamıştı ihanetlere.
Abisini anımsadı, Tufan abisini. Yakınlarda kaybetmişti “yoldaşım” dediği abisini.
Türkiye’ye gitme sancısı hızla geldi, midesine saplandı.
Mapustan çıktıktan bir zaman sonra, “Artık burada bana yaşam zor,” diyerek, pılını pırtını bırakarak, karısını da, çocuklarını da alıp sınırları geçe geçe gelmişti Avusturya’ya.
Yine karısına baktı. “Bazıları vardır, çok fazla özeldir, tüzel değildir, tek güzeldir, tektir, emsali yoktur, yeri doldurulmazdır,” dedi, aniden içine sevinç doldu, neşelendi, kalktı, pikeyi aldı karısının üstüne serdi.
Zaten hüznü, zaten acıları abartmaz, hatta onları tiye alır, esprili yanlarından yakalayarak anlatır; ağlanacakları, ah vah çekilecekleri, dövünülecekleri, üzülüp, üzüntüden bir süre yemekten kesilecekleri güldürürdü, bunu da ustalıkla yapardı.
Doğaçlama bir oyuncuydu aslında. Güldürmek için hayatı yaşayan...
Kentli bir köylüydü, köylü bir kentliydi; çok vakit bir köylü gibi konuşur, sohbetini şivesiyle süsler, ilginç hâle getirir, ölüyü uyandırıp güldürür, olur da yarıda bırakırsa dinleyenleri meraktan çatlatırdı.
Tam bir destancıydı aslında. Güzel, ilginç ve akıcı konuşmayı sekiz dokuz yaşlarında öğrenmeye başlamıştı. Mahallesinin kocamışları eline destanı tutuşturur, okuturlardı tekrar tekrar; tekrar tekrar okudukça daha bir güzel okur, daha bir güzel ağlatırdı. Siyasi yanı da buradan kopup gelmişti.
Ne köyündeki ağayı ne kendini bilmez ukala beyleri sevebilmişti. Çocukken başlamıştı ağa ile ırgat arasındaki çelişkiyi yaşamaya. Adana’ya gelince de, çalışmaya başlayınca da bu kez kapitalistlerle işçilerin çelişkisini yaşamış, o anlarda safını emekten yana belirlemeye başlamıştı.
İnançları taptazeydi, yeni sağılmış süt gibi taze. Ona bu tazeliği veren de okumalarıydı. Okudukça düşünceleri sabah güneşi değmişçesine parıldayacak, aydınlatacaktı. Okumazsa milim milim inançlarını çürüteceğini, emek ve insanın insanlaşma mücadelesinden uzaklaşacağını biliyordu.
Yüzüne bahar güneşi düşen karısına yine baktı, baktığı anda da ayrı kaldığı günlerdeki özlemi geldi, zihnine kondu. Hemen kalktı, kalktı da bacağına ok gibi ağrı saplandı. “Aman bre,” dedi. Yavaşça karısının sırtına sokuldu; pıstıkça pıstı, karısı kocamanlaştıkça kocamanlaştı.
O esnada saçları yüzünü yaladı, hoşlandı, elini aradı, buldu, tuttu bir istekle. O an karısının yüzündeki derin çukurlar açıldı, işte o esnada dedi:
Hediyem!