Her temiz solcu gibi -ki solcular temizdirler, her an kendilerini güncelleyerek virüslerden arındırırlar- Kenan'a seslenirken niyeti bir diktatörün vicdanına dokunmaktı. Her diktatör gibi Kenan da diktatörlük yoluna çıkarken ilk yaptığı vicdanını tamamen terk etmek olmuştu, ama yine de vicdanına dokunmak istiyordu; bunu yapmazsa kalan ömrünce kendini hiç affetmeyecekti. Toplum iyice hastalanmıştı, bu hastalık çürütüyordu insanları; her yerde çürüyen insan kokuları geliyordu, dünya böyle bir kokuya dayanamaz olmuştu, tek tek, toplu toplu diğer canlılar gibi heder olmaya başlamıştı.
Rahatlıkla söyleyebilirim ki iyi bir eleştirmendi Özgür. Eleştirmek için eleştirenlerden, ukalaca eleştirenlerden değildi; çünkü her solcu diyalektik materyalizmi iyi bilendi, dolayısıyla doğrular içindeki yanlışları, yanlışlar içindeki doğruları ayırt edebiliyordu; yaptığı sadece sistem eleştirisinden ibaret değildi, bir filmi, bir kitabı da eleştirebiliyor ve bunu hiç haksızlığa düşmeden yapıyordu, çözümler de sunuyordu.
Kenan'ın da çözümü vardı çürüyen toplumunda, tedavisi vardı onda.
Bunu iyileşme adına yapıyordu, ama yaparken en ağırına giden, çürütülen halk tarafından terörist diye suçlanmasıydı; bu bile onu doğruluktan yanlışlığa çekmiyordu, biliyordu Kenan'ın kelimeleriyle konuştuklarını.
Her gün sabahlara kadar rahat uyurdu, takıntı yapmazdı olur olmaz şeyleri; hele hemencecik çözemeyeceği şeyler üzerinde ısrarla durup uykusunu kaçırmazdı, ama uyanır uyanmaz hiç zaman kaybetmeden hemen aklına tamamlayacağı şiiri gelir, arkadaşlarından, gardiyanlardan da saklamadığı sevdiği kız gelirdi; o an birden yüzüne aydınlık serpilir, pencereden akıp gelen yelin tenini yalamasıyla daha bir neşeli hâl alır, bunu da kimseden saklamaz, gereksiz illegalitelere girmez, uyanmış olanlara topluca günaydın der, güne yenilmeyen inançlarının çekici güzelliğiyle başlardı.
Üşenip de spor yapmazsa, yüzünü yıkamadan eline kitabını alır, kahvaltı vaktine kadar okurdu; sabah okumaları okul çağından kalmıştı, severdi gün aydınlanırken okumayı, o saatlerde zihni daha dinlenmiş olurdu.
Okurken aklına gelen dizeyi hemencecik not alırdı; almazsa hemencecik unuturdu, unutturan da kitapların dayanılmaz çekiciliği olurdu; bunun için her zaman yanında kalemi ve sevgilisinin getirdiği kalın kareli defteri olurdu. O defteri ancak kendisi çözümleyebilirdi, bir başkasının çözümlemesi için ömrü yetmezdi; bunu illegalite olsun diye yapmazdı, ama yine de çok kez aramalarda defteri alınmış, geri verilmemişti. Buna da defter hırsızlığı diyordu; yılmıştı defter istemekten, bıkmamıştı sevgilisi defter getirmekten.
Çalmak dedi, dedi de bir sürü mırıldandı. Kendiyle konuşmayı iyi beceriyordu, sorunları en kolay kendisiyle yaptığı görüşmelerde çözümlüyordu, bu yüzden de sık sık kendine gidiyordu.
Çalmıştı çocukken bir şeyler, ama anımsamayacağı kadar uzun zaman geçmişti; üstelik masum çalmalarım diyordu bunlara. Ergenliğe yetişince insan evladının icat ettiği en büyük hırsızlığı yapmak, sevdiğinin kalbini çalmak istedi hep; bunun eğlenceli, bunun çılgın, bunun sıkıntılı planlarını yaptı, bozdu, bozdu yaptı; oysa biliyordu en büyük kötülüğün çalmakla başladığını. Bilgisi yettiğince doğruları söyledi, doğruları yazdı, doğru çözümlerde bulundu; her insanın doğruyu bilme hakkı vardı, bu hakkı ne Kenan çalabilir ne de Firavun; solcular zaten çalmazdı.
Yaşamın çalınmasından da nefret ederdi. Ölmek, öldürmek sadece bir kişinin hayatını çalmak değildi; onu sevenlerden onu çalmaktı, masumları mapusa kapamak da affı olmayan bir hırsızlıktı; yoksa bir açın fırından ekmek çalması, kışta yalın ayak birinin camiden ayakkabı araklaması ne günahtı ne suçtu; bunları bilerek yazdı.
Yazmaya başlamadan aklını toplardı, bunun için volta atmaya çıkardı; gider gider gelirdi bir avuçluk havalandırmada, ama daha fazla yatağına uzanır, kitap okuyor gibi yapar, yazacaklarını enine boyuna bir güzel kurgular, sonra deftere döşenir, zihninde dizdiği tümceleri vakit kaybetmeden oluk oluk akıtırdı; bunu da neşe içinde yapardı, yaptıkça da sıkıntısı azalır, içindeki şişkinlik inerdi.
Yazdığı şiirleri "Eğer Sevmek Hâlâ Onursa", "Çocuklar Bile Kurban", "Ufka Verdim Gözlerimi", "Dönüşü Yok Düşlerimin" adlı kitabında topladı; durmadı, yazdı yazdı, azdı, yazdı; "Tabuta Sığmayan Sabır"ı yazdı, "Olmayan Sevgiliye Yazılmamış Mektuplar"ı yazdı, yorulmadı, azdı; "Aynı Göğün Öyküsü: Suretimiz Mamak" öykülerini yazdı; yazdı, kendini buldu, kendini duydu, yazdı; baktı, yazdıkça çoğalıyor, baktı, yazdıkça ulaşamadıklarına ulaşıyor, yazdı, azdı...
Okumadan okumak var, dediğinde anlamadan okuyanlar geldi aklına; çoktu bunlardan. Okurlar anlamazlar ya da anlamak istedikleri gibi okurlar, anlarlar; anlatılmak istenen gibi anlamazlar, anlamak istedikleri gibi anlarlar. Bu çok tehlikeli bir okur kitlesidir dediğinde yazdığı üç şiiri düz yazı gibi yazdı, kareli defterin ortasından kopardığı iki yaprağa; parantez içine aldı, üstüne ve altına ifadesiyle ilgili bir şeyler yazdı; avukatı geldiğinde verecek, dışarı çıkmasını sağlayacaktı; tüm şiirlerini böyle illegal yollardan çıkartmıştı.
Sanki bu yöntemi ilk kendi icat etmiş gibi heyecanlanıyordu; ya çakarlarsa mevzuyu diye de korkmadan yapamıyordu. Mektup yazarak şiirlerini çıkarmak istemiş ama mektupları okuyan Kenan'ın erleri bunların şiir olduğuna kanaat getirmiş, kimse ondan hesap soramayacağı için taşımadığı vicdanıyla yırtıp çöpe atmıştı.
O gün bugün yazdığı gibi okudu, okuduğu gibi yazdı; yazdığı her roman iyi bitecekti.