Sosyal medyada her gün yüzlerce görsele maruz kalıyoruz. Sabah uyandığım anda bile ekranı açtığımda karşıma çıkan ilk şey “kusursuz” hazırlanmış fotoğraflar, estetik mekânlar, filtrelenmiş hayatlar oluyor.

Bir süre sonra fark etmeden şunu hissetmeye başladım: Her şey çok güzel ama hiçbir şey gerçekten içime dokunmuyor.

Sanki güzelliğin kendisi çoğalmış ama etkisi azalmış gibi.

Eskiden bir tabloya bakınca durur, düşünür, hissederdim. Şimdi ise bir görseli birkaç saniye içinde kaydırıp geçiyorum.

Çünkü yeni bir “güzel” hemen arkasından geliyor. Bu hız içinde sanatın ya da estetiğin insanı sarsan, durduran gücü kayboluyor gibi.

Kendi adıma söylemem gerekirse, bazen bu kadar çok “mükemmel görüntü” arasında hiçbir şey hissetmediğimi fark ediyorum.

Belki de buna “estetik yorgunluğu” denebilir. Her şeyin sürekli daha iyi, daha parlak, daha kusursuz sunulması bir noktadan sonra insanı doyurmak yerine boş bırakıyor.

Güzel olan sıradanlaşıyor, sıradan olan ise görünmez hale geliyor. İçimde tuhaf bir boşluk hissi oluşuyor; sanki gözüm dolu ama ruhum aç kalmış gibi.

Bu yüzden artık daha sade, daha gerçek şeylere yönelme ihtiyacı hissediyorum.

Kusurlu bir fotoğraf, doğal bir an ya da filtresiz bir duygu bana daha “gerçek” geliyor.

Belki de yeniden hissetmeyi öğrenmemiz gerekiyor; çünkü estetikle çevrili bir dünyada asıl kaybettiğimiz şey güzellik değil, onu gerçekten hissedebilme yeteneğimiz olabilir.

Sağlıcakla kalın.

Haftaya görüşmek üzere....