Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen haberler yüreğimize öyle ağır oturdu ki… Oysa ben bugün masamın başına, içimi ısıtan bir bahar yazısı yazmak niyetiyle oturmuştum.

Kuş seslerinden, çiçek açan dallardan, umut dolu başlangıçlardan söz edecektim. Ama insan, bazı görüntülerle karşılaşınca kalemi elinde tutmakta zorlanıyor. Okudukça, gördükçe içimde büyüyen o derin üzüntüyü tarif etmek kolay değil. İnanın, etkilenmemek mümkün değil.

Bu pırıl pırıl gençlerin hayatlarının böylesine kararmasının ardında sadece bir anlık öfke ya da tesadüf yok. Bu olayların temelinde, ne yazık ki sorumsuzluk var. Çocuklarını kendi hâline bırakan, ilgiyi, sevgiyi, disiplini ihmal eden anne babaların payını görmezden gelmek mümkün değil. Belki söylemesi zor ama gerçek bu: Umursamazlık büyüdükçe, sonuçları da ağırlaşıyor. Her ihmal, her “nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesi, gelecekte telafisi olmayan acılara dönüşebiliyor.

Oysa bir çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey; ilgi, sevgi ve anlayış. Onunla geçirilen zaman, kurulan bağ, verilen değer… Bunlar sadece güzel sözler değil, bir insanın karakterini inşa eden temel taşlar. Maneviyat dediğimiz şey de tam burada devreye giriyor. Bir çocuğun kalbine dokunabilmek, onu gerçekten dinlemek, hislerini ciddiye almak…

Bunlar yapılmadığında ortaya çıkan boşluğu başka şeyler dolduruyor ve sonuçları hepimizi yaralıyor.

Eskiden biraz gerilim yaşayalım diye korku filmi izlerdik. O filmler bittiğinde rahat bir nefes alır, bunun sadece bir kurgu olduğunu bilirdik. Şimdi ise izlemeye gerek kalmıyor. Çünkü gerçek hayatta yaşananlar, en ağır senaryoları bile geride bırakıyor. Ve ne acıdır ki biz, kendi hayatlarımızın içinde bir korku filminin parçası olmuş gibiyiz.

Keşke yeniden umutla, huzurla, gerçekten bahar gibi yazılar yazabildiğimiz günlere dönebilsek. Bunu umut ediyor bunu bekliyorum.

Sağlıcakla kalın.

Haftaya görüşmek üzere...