Vakit o vakit, tam da bu vakit, kaybedilmeyecek vakit, geri dönülmeyecek, ileri gidilecek, anı tam da an yapacak vakit, vakit bu vakit diye bakıyordu, bakıyordu da içinde olduğu vakte nice kaybedilmiş, nice heder edilmiş vakitleri gördü, gördü de her duyarlı solcu gibi bu vakitlere üzüldü, ama orada kalmadı, üzüldüklerine yeni yeni üzülecekleri katmaya bu kez pek niyetli değildi, hiç değildi, edilgenliklere fırsat vermemek adına değildi, "Solcu yol da gerek, pek gerek," diyordu, bu yüzden de yoldan çıkmadı, çıkmaz yolları gördü, hemencecik döndü, sistemin maşası olmadı, pes etmedi.
Okudukça sordu, sordukça okudu.
"Ne yapmalıyım?" sorusunu sormaya başladıkça farklılaştığını fark ediyor, fark ettikçe farklılaştığını farklılaşmaya yöneliyor, ama bu onda bir ayrıcalık yaratmıyor, bu onu halkçılaştırıyordu, dilini anlaşılmaz yapmak yerine sadeleştiriyordu, sadeleştiriyordu da bu sadeleşme onu hiç huzurlu, hiç mutlu, hiç rahat yapmıyor, yapmadığı gibi de baş ağrılarını artırıyor, bazı zamanlar bu ağrıdan tamamen çıldıracakmış gibi oluyor, ama yine de kurtulmak için zerrece çaba harcamıyor, ne yapmalıyım sorusunu daha çok soruyor, ne yapması gerektiğini her solcu gibi durmaksızın arıyor, bulunca bir seviniyor, bir seviniyor ama bir zaman geçtikten sonra çarçabuk yeni arayışlara giriyor, o sancılı arayışa cumburlop diye atan soruyu yeniden soruyordu:
Ne yapmalıyım?
Kendisine biçilen rolü mü oynamalıydı, yoksa kendi rolünü mü bulmalıydı?
Rolü belliydi, ondan bundan şundan farksızdı. Mesela, kesinlikle itiraz etmeyecekti, verilene şükredecekti, mesela isyankâr olmayacaktı, emirlere harfi harfine uyacaktı, mesela din kitaplarını sorgulamayacaktı, cennete gitmeyi sabırsızlıkla bekleyen kullar gibi ibadetini huşu içinde yapacaktı, mesela meselenin meselesi olmayacak, hiç farklı olmayacaktı, Allah muhafaza olursa "Şeytan" olacaktı, bunun da bedeli ağır olacaktı; ama bu hayatta işkence, mapusluk, itilme, düşkün bırakılma ve idam haktı, öte dünyası cehennemdi, cehennem de belliydi.
Lakin tatsız olan bir şey vardı, o da sorularına verdiği yanıttaydı, aslında biraz da soruları kadar bu sorularına bulduğu yanıtlardı onu solculaştıran, din kitapları tarafından ecinnileştirilen...
Ecinniydi, hani o dünya devleri arasına giren yazar Dostoyevski'nin Ecinniler dediği kahramanlarından biriydi artık.
Çok yazarın çok kitabını devirdi, bazılarını iki kez, bazılarını üç kez devirdi, sorusunun çokluğu da bundandı, bunu da alenen söyledi. Çok sorularına yanıt ararken, bulamadı mı, bulamadıkça küfelerin altında ezilen, canı çıkan, yokuşlarda yıkıldı yıkılacak gibi hamballaşırdı; ki bazen abartısız böyle olurdu, küfelerin altında kalır, kalkamaz, acıdan, ağrıdan kıvranır, geceleri uyuyamaz, gündüzleri yaşadıklarından keyif almaz, ki bazen sevdiği kızı düşünmeyi ertelerdi; ertelemesine ertelerdi de o an bir an düşünür, sevdiği bir kız var mıydı, yok muydu, işte bunu anımsayamazdı, kendini yanıtlar bulmaya bırakırdı, bunu da bir güzel yapardı; bu anlarda da mucit gibi şunu keşfetmiş, keşfedince de keyif almış, pek rahatlamıştı:
"Çözemediğin problemleri al ardına al ki önünden koşarak gelen güzellikleri kaçırmayasın."
Yanıtlar bulmaktan vazgeçmedi, ama güzellikleri de kaçırmamaya karar verdi, çünkü koşarak gelip giden anların tekrarı yoktu, yaşadığı yaşamın reenkarnasyonu olmadığı gibi...
Yol ayrımları çok olmuştu, her insan gibi, her aklıselim solcu gibi, bu ayrılan yollardan birini, en doğrusunu, insana götürecek olanı, sevginin dibine kadar indirecek olanı, korkusuzca aşkı yaşatacak olanı bulmalıydı, bunu da hep Mahir'in fikirlerinden aldığı güçle yaptı.
Ya solcu olacak, insana, doğaya, öteki canlılara sahip çıkacak ya verilen role girecek, severek, itirazsızca oyununu oynayacak, hiçbir güzelliğin yaratılmasına ortak olamadan gidecekti ya da kendi rolünü bulacak, o rolü iştahla oynayacak, sistemi, insanları çürüten Firavunlara, Kenanlara itiraz edecek, durmadan, geceli gündüzlü insanı güzelleştiren, sokak canlılarını yaşatan, doğayı kâr uğruna katletmeyen yumruklu yola girecekti; hep o yolu buldu, o yola girdi, girdi de bu yolun güzelliğinin tadına vardı, vardı da bir daha bırakamadı, kendini iyi ve güzel hissettikçe her insan gibi, her solcu gibi insanı sahiplendi, Nemrutlara sert barikat oldu, oldu da yazılar yazdı, kitaplar çıkardı, söyleşilerden söyleşilere koştu, ÖDP'nin hamalı oldu, mahalle mahalle, kent kent gezdi, faşizme karşı direnişi örgütledi, büyüttü, çoğalttı, yeryüzü her yerde direnişe kesildi, insanlar ne yapmalıyım sorusunun tadına varıyor, bir de sorularının yanıtlarını bulunca, bunun tadı daha güzelmiş diyor, sağlam bir barikat olup direniyor, direndikçe güzelleşiyor, güzelleştikçe kazanıyorlardı.
Yazdı, azdı; azdı, yazdı. "Kudret Kandili, Çelebiler Zamanı, Alevi Edebiyatında Nusayri, Serçeşme'nin Savunması"nı yazdı, azdı. "Kadıncıklar Üzerine Tefekkür, Phantom Pain, Sol Üzerine Tefekkür, Anadolu Tarihinin Gizlenen Yanı, İslam'da Termidor, Üstüne Yol Uğrayınca" adında eserler üretti, üretti de tüm bu kitapları, sayısız makaleleri bir elini, bir iki parmağını evde bırakıp çıktıktan sonra, ki çentiğini atmaya yetişemediği kadar karakoldan, bir iki kez de mapustan çıkmıştı, sonra yazdı, yazdı da bitmedi azmaları.
Rıza yazarken, biz azarken şöyle dedirtiyordu:
"Yazmak solcuya, solcu yazmaya yakışıyor."
Yakışıyor solculuğa...