Öptü, başına koydu Ulaş’ın, Cevahir’in, Taylan’ın fotoğraflarını. Sonra her toprağa düşen soldaşına bunu yaptı; yaptıkça yaşattı güzelliklerini. Bunu da insanın insanlaşması adına yaptı. Yaptı da vicdanı temizlendi. Bunu da unutturmamak adına yaptı. Yaptı da çoğaldı; çoğaldıkça çoğalanlar birbirlerinin aynası oldular. Baktıkça daha güzel olmaya çabaladılar.
Yeni çıkmıştı mapustan; yenilenerek çıkmıştı, unutmayarak çıkmıştı, yarımları yarım bırakmamak için çıkmıştı.
Sordular, her faniye sorar gibi:
"Pişman mısın?"
"İnsan solcu olmaktan pişman olur mu ki?" dedi.
Ve ekledi:
“Sol sevmektir, sevmek solculuktur.”
Her şeyi yolunda gidiyordu. Yaptığı her şey, yapmak istediği şeylere değiyordu. Alışmıştı hayata, zorlanmadan alışmıştı. Yolunda gitmeyen şey, birinin bir şey yapmamasıydı; çekinmesi, korkması, kaybetmek istememesiydi. Bu da insana dairdi, bunu da biliyordu. Yücel'i doğruya taşıyan sadece doğruları değildi; bir şey yaparken yaptığı yanlışlar da onu doğruya götürüyordu. Yanlışlarını sevmesi bundandı.
Çok yanlışlar yapmıştı; korkmadan yanlışlar yaptı. Lakin hiçbir yanlışını yanlış olduğu için yapmadı. Her yanlışı yeni bir yanlışıydı; çünkü hiçbir şey yapmayan değildi. Hayatı güzelleştirmekti ereği. Ereği solculuk olanın yanlış yapmaması imkânsızdı. Biliyordu her solcu gibi, doğrunun yanlışlardan türediğini; bir de doğrulardan...
Çalıştı, hep çalıştı, üretimin içinde oldu. Sevdi, sevginin içinde oldu.
Okumadan da kopmadı, partisinden de. Dün ÖDP dedi, bugün SOL Parti dedi. Dedi de ne kendini yoldaşsız bıraktı ne de yoldaşlarını eksik bıraktı. Eksilmek eskimekti bazen, bazen de eksilmek çoğalmaya gitmekti.
Azalıyordu sol. Bundandı "Azala azala çoğalacağız." demesi.
İşte burada biraz alınganlık yapıyordu, biraz da sitem ediyordu halka.
"Bir halk nasıl olur da kendisi için fikir üreten, yeni yaşamı gösteren solculara yabancılaşır, kıymetini bilmez?" derdi ama küsmezdi.
"Değersizlik, değerliymiş gibi gösterilmeye çalışıldıkça daha bir değersizleşir," dedi bir sohbetinde. Bunu biraz tepkiyle dedi. "Çünkü mevcut sistem durmadan bunu yapıyor; yaptığını da halka bir güzel yediriyor. Yedirdikçe de solcuların değerini bilmez oluyor halk," dedi. Sonra daha çok buna üzüldü.
Hava pek güzeldi; sevdiğini arayacak kadar güzeldi. O da aradı, konuştu, konuşturdu. Sonra ona şunu dedi:
"Ne konuştuğuma fazla bakma sen. Hatta 'Saçmalıyor.' de. Ne yapayım, azıcık daha sesini duyayım diye hep bir şeyler uyduruyorum."
O da "İyi yapıyorsun." dedi. Dedi de hemen sonra, "Yarın buluşalım mı?" dedi.
"Ben gitsem eminim ardımdan bakardı. Ama o gitse ben ardından giderdim. Bunu da yapardım. Bunu da o bilmeli," dedi. Yarını sabırsızca bekledi.
Zaten sabırsızdı. Sabırdan söz edenleri de, sabırlı insanları da durmadan uyarırdı. "Tembel ve tevekkül eden insanların işidir sabır." derdi. Bunu da içtenlikle söylerdi.
Beklerken uyku tutmadı. Beklerken okudu. Beklerken dedi ki:
"Niçin mi okuyorum, niçin mi öğreniyorum? Fikirlerimi geliştirmek için, sabit fikirli olamamak için."
Mapusta kazandığı okuma alışkanlığını unutmasına izin vermedi.
Bakmayı seviyordu; oldu bitti de sevdi bakmayı. Bakarken tanıyor, bakarken buluyordu ondaki güzellikleri. Ve bakarken de biliyordu, "Bu insan evladı olamaz." diyeceklerini.
Arındırmıştı bakışlarını hinliklerden. Bunu da sol fikirleriyle yapabilmişti. İstese de kötü bakamazdı. İstemese de görüyordu kötü insanı. Bundandı az ihanete düşmesi, sırtından hançerlenmemesi. Bundandı kadınına bir defa değil, çok defa âşık olması. Bundandı her bakışında yeniden âşık olması.
Buluştuğunda, "Sana ömür olmak istiyorum." dediğinde hissetti; sevdiğine ömür olma fikrini sol fikirlerden aldığını.
O gün ve sonrasında hep yürüdüler limon kokularının arasında. Sevdiler bu kokuyu.