Hayatın sayfasını erken açmıştı, daha ergenliğe girmeden ağır sorumluluklar verildi, verildi de şikâyetçi olmadı, zira şikâyet etseydi de dinleyeni olacaktı ama çare bulanı olamayacaktı, dinleyenleri de kendisinden farksızdı. Aslında bir süre sonra sorumluluklarını sevmeye de başlamıştı, sevmesi de sorumluluklarının altından zekâsıyla kalkmasını becermesinden geliyordu, bu da Kamil'i vaktinden evvel dalında olgunlaştırdı.
Mevcut dinler bilinmezi bilinir kılmıyordu ama buna rağmen insanlık bilime gereksinim duymuyordu, bu da onun sinir uçlarını örseliyordu, ders çalışırken, önemli sınavı varken ve sınıfta kalma lüksü yokken, bir an evvel mühendis olmak, iş yaşamına girmek isterken, ailesine yük olmak istemezken...
İnsanı solculuğa uğratan kaderin bir bildiği var diyecek oldu bir an, ama kaderden uzaklaşmaya başlayalı epey olmuştu, çünkü deneyimlerinden edinmişti kaderin, bilme gereksinim duymayanların sığınağı olduğunu. Solculuk da terbiyeli, yani eğitimli insanları seçiyordu ne hikmetse demedi, çünkü sol bilimsellikti ona göre, hatta bir bilim dalı olmalı, üniversitelerde bir kürsü açılmalı derdi.
O da seçilen miydi, aynı zamanda seçen miydi? Bu soruyu da sormaktan geri kalmadı. Yanıtı da hazırdı, her ikisi dedi, der demez gönendi.
Karanlık, karanlıktaki karanlık, çukurdaki karanlığı fark ettiğinde başlamıştı aslında insanın sola yakınlaşması. Ülkesi de o çukura, zifiri çukura, durmadan koyulaştırılan, yetinilmeyip kanatılan, hasta edilen çukura çekiliyor, iç savaş senaryoları uygulanıyordu; genç ölümler fazlalaşıyordu gençliğinde.
Dersten kalan zamanlarda hep okudu, felsefe okudu, ekonomi okudu, Marks'ı, Engels'i okudu, tanıdı, tanıdıkça okudu. Mahir'i okudu, Oğuzhan Müftüoğlu'nu okudu, sevdi, okudu, işte bu dönemde tanıştı Devrimci Yol dergisiyle.
On beş günde bir yayımlanan (ki bu bazen üç haftayı buluyordu) Devrimci Yol dergisini bekler, gelir gelmez tüm işlerini bırakır, hatta derslerini erteler, dergiyi eline alır, sessizliğe çekilir, Oğuzhan Müftüoğlu'nun kaleme aldığı (ki Oğuzhan'a müthiş bir hayranlığı vardı, onun fikirleriyle zenginleştiğine sonuna kadar inanır, bunu da her fırsatta söylerdi) orta sayfa yazılarını olanca dikkatiyle okur, altını çizer, çizdiği yerleri döner döner okur, neredeyse ezberler, ama içselleştirmeye özen gösterirdi. Bunu yapmasının bir nedeni, derginin gelmesinden hemen sonra bir grup arkadaşıyla okuyup tartışması içindi, sonra derginin satışına çıkılacak, sadece okuldakilere değil, akşam üzeri yine bir grup arkadaşıyla kahvehane kahvehane gezecek, satacaktı; okumadığı bir dergiyi satmayacak kadar hassas ve bilinçliydi.
Dergi satışına çıkacak arkadaşlarıyla özel bir şey konuşacağı zaman çağırmak için isim kullanmaz, belli mesafeden bakar, göz göze gelince başparmağı ve işaret parmağıyla ince kumral bıyığını tutar, sanki bıyığını düzeltiyormuş gibi görünür, boştaki üç parmağıyla parlak çeker gibi indirir kaldırır, böyle çağırırdı yanına. Yine öyle yaptı, yaptı da herkes bunu gördü, illegallik adına yaptığı bu hareket her defasında legalleşirdi.
Sevdi, solculuk da onu sevdi. Bana gelmeyen dünyanın öte ucuna gitse, beni görmeyen cümle âlemi görse, beni sevmeyen bir kendini sevse ne olur ki, ben seversem sen doğrusun, sen güzelsin dedi, dedi de durmadan doğruları aradı iç savaşın ortasında. Bundandı işte her yerden durmadan, bitiremeye bitiremeye solculuğu anlatması, bundandı babasına solcu oldum demesi, dostlarına Nasuh'u anlatması.
Yürüyüşlerinde sol olmadığı zaman, okuduğu romanda, dinlediği şiirde, baktığı resimde, izlediği filmde sol yoksa hemencecik bitiyor, onda sevimli izler bırakmıyordu.
Sevdiği kızda da sol aradı, aradı da buldu, bulamayınca hayatının renksiz geçeceğini ta baştan biliyordu.
"Bilimi konuşamayacaksam, sanatı/edebiyatı, siyaseti, sporu, aşkı, seksi konuşamadığın biriyle sadece koltuğu, halıları, perdeleri konuşursun," dedi, derhal sıkıldı öyle bir yaşamda olduğunu sanarak.
Kalktı, okumaktan canı çıkmak üzereydi, açlığı dayanılmaz hâle gelmeseydi bırakmayacaktı Mahir'in Toplu Yazıları'nı. Cebine baktı, yüzünü kırıştırarak olanı koydu yerine, mutfağa girdi, iki yumurta kırdı, yarım ekmekle yedi, yedi de doydu, neşelendi serin suyu da içince.
Gözleri hep güler gibi bakardı, ince bıyıkları tebessüm ederdi durmadan, adımları hep aceleciydi, bitimsiz telaş içindeydi, durmadan geç kalmaktan korkardı, ertelemezdi o anın işini sonrasına, severdi insanı solculuğundan ötürü; bunları ona bakan hemen fark eder, masumiyetinden geldiğini anlar, hiç rahatsız olmazlar, hatta eğlenceli bile bulurlardı.
Vakit gelmişti, giyindi, çıkardı, az kirli geldiler, yeni yıkanmışları giydi, tütün kolonyasını sürdü, bir bu kalmıştı, o da az kalmıştı, aynaya baktı, çatlaktı, iki yerde kendine baktı, sevdi kendini, saçını parmaklarıyla taradı, yakasına taktığı düşlerini gördü, kapıyı açtı, yürüdü geleceğine...