"Güvensizlik insanı ziyan eder, konu sizin düşündüğünüz olsa da," dediğinde Çukurova'ya bahar gelmişti. Nehri gören çamlıkta oturuyor, bulutların hareketini izliyor, her kümeyi bir yıldızlı yumruğa benzetiyordu.
Soldașları için sadece bir değer değildi, halkı için de sadece bir değer değildi, kendisi için de bir değerdi kendisi. Çünkü derdi, inanarak, uygulayarak, deneyimleyerek: "Güzelliklerini büyütürsen, hikâyen sadece renklenmez, örnekleşmez sadece, nehirleşen şiir olur."
Şiirdi!
Uyuyabiliyordu kafasını yastığa koyar koymaz. Sıkıntısı yoktu; bitirmişti aklında yarışırcasına şiddete yönelenleri, nifak sokanları, hele ki egoistleri temelli çıkarmıştı karasularından. Bundan da pişman değildi; iradeliydi!
Dertler içinde dertsiz olmayı hiç seçmedi. Dertsizliği seçmek, duyarsızlığı seçmekti onun için. "Bir solcu dertler içinde dertli olmalı, yoksa dertlerin çözümüne yönelemez, yoksa dert üretenler kazanır," derdi.
Gülen bir yüzü vardı. Vardı da sadece gülmez, güldürürdü de; sözleriyle, ilgisiyle, esprileriyle. İnsan canlısıydı; her şeyi unutur, o an işini bile unutur, arkadaşına koşar, yanındayım dercesine paylaşırdı sevinçleri, kederleri.
Adanalılığın tüm karakteristik özelliklerini taşırdı; yüreği yufka, vicdanı gelişmiş, acıma duygusu kabarık, nazik görünümüyle ilgileri toplardı. Kavga mı? Kavgadan oldukça uzaktı; can yakamayacak kadar şiddete mesafeliydi. Hep merak ederdi, bir insan bir insana kötü olmayı nasıl başarıyor? İşte bunu kabullenemiyordu. İşte bundandı Adana'nın kitapçıları tarafından tanınması, başucunda bir kitabın mutlak bulunması, her darlandığında, her kaçışında bir kitaba sığınması. Arkadaşları biliyordu; yoksa piyasada kitaptadır!
Gayet iyi biliyordu; insan bilinçlendikçe, öğrendikçe, kendini şiddete uğrayanın yerine koydukça insan olacağını, solculaşacağını ve meraklısına "İyi ki solcuyum." diyeceğini...
Severdi, pek severdi içinde açanları göstermeyi, deste deste sunmayı; her solcu gibi severdi sevmeyi. Hani ısrarla, vurgulaya vurgulaya derler ya: "İtle dalaşma, çalıyı dolaş." O ise severdi itle dalaşmayı, itle uğraşmayı, iti tedavi etmeyi. İt iyileşmezse hep it kalacağını, hep itlik yapacağını deneyimlerinden biliyordu.
Sevmişti, tanışır tanışmaz sevmişti. Sanki önceden seviyormuş gibi gitmişti tanışmaya. Oysa onu tanımaya giderken hayatında bu kadar geniş yer edineceğini bilmeden gitmişti. Ama birine çok geniş yer ayırmış, birinin o yerde kocaman olmasını istemişti. Yılmaz olsun istemişti, dirençli olsun, tuttuğunu koparan, kopardığına sarılan, karşıdan karşıya geçerken elini tutsun istemişti. Biliyordu; sevgi tek başına öğrenilemiyordu.
Onu göremediği günlerde erkenden uyumak, gözlerini hemencecik kapamak, onu vakit geçirmeden görmek isterdi. İsterdi işte, hemencecik de görürdü.
"Hangi burçtansın?" dedi.
"Sol burcundanım," dedi.
"O nasıl oluyormuş?" dedi.
Anlattı bir güzel:
"Sol burcunun erkeği aslında herkese yakışıklı görünmeyebilir ama pek yakışıklıdır. Amma lakin daha çok, çok sevimlidir. Sevmesin, bir sevmeye görsün; öyle güzel sever ki sol erkeği de bu sevmesine şaşar kalır ama sevmekten asla caymaz. Ha, ölesiye sevmez; ölünceye kadar sever. Paylaşır, varını yoğunu serer. Katiyen bir başına mutlu olmanın, bir başına zengin olmanın çabasına girmez ve bunu insanın ruhuna zararlı bulur. Bulur da sol burcunun insanı hastayken iyileşmenin derdine düşmez, hastalanmadan önce daha nasıl iyi olurum arayışında olur. Bunu her insana salık verir. Nefret etmeyi bilmez bir sol. Nefret de bir duygudur, der ve der ki: 'Beni sevmeyebilirsin, ben seni sevdikçe sen benden nefret edemezsin.' Bir solun sevgisi eritir demiri.
Sol burcu tam kalbi hedef alır, attığını da vurur, kökünden yakalar, oradan sevmeye başlar. Sevmek kökten başlayınca iyileştirir insanı. Sol babayı sever ama illa ki anne der, beter sever. Anneyi güzel sevmeyenin hiç kimseyi sevemeyeceğini gayet iyi bilir. Bunu da deneyimlerden bilir.
Sol burcu nehre benzer, uzun bir nehre. Kimi yerleri durgundur, kimi yerleri deli doludur, kimi yerleri nazlıdır, güven verir. Kimi yerleri şelaledir, köpük köpük dökülür. Her nehir kurak toprakları da sular, besler, canlandırır ama bir nehir illa ki denizle buluşur. Tek aşkı denizdir."
Kalktıklarında masadan eli elindeydi. Karşıya geçeceklerdi. Eli elini bırakmadı. Sonrasında her sabah birbirlerini uyandırdılar.