"Oğuzhan Müftüoğlu'nu anlamak Mahir Çayan'ı, Lenin'i, Mao'yu, Marks'ı, Engels'i anlamaktır," dediğinde çok zaman geçmemişti; bir genişletilmiş sohbette demişti ve bunu okuyarak, öğrenerek demişti; demişti de bunu derken bu insanın anlaşılması için demişti.

Çok itici gelirdi şu söylem: "Abiler bir kenara çekilsin, emekli olsun, gençlerin önü açılsın."

"Solculukta emeklilik yoktur," der, başka tümce kurma gereksinimi duymazdı.

Güldü önüne serdiği Yol dergisini okurken; güldü de bu gülüşünde pişmanlıkları yoktu, ama işlediği sayısız hataları vardı; biraz utandı, biraz kendine kızdı, ama bu hatalarını da sevdi. Hiçbir hatasını bilinçli işlemediğini en iyi kendi, bir de yakınındaki yoldaşları biliyordu; bundandı vicdanının rahat olması. Yoksa kendini acımadan yargılar, cezalandırır, aynı hataları bir daha işletmezdi kendine.

Ve şöyle demişti bir başka sohbette: “Katıyorum onu gün görmüş hecelerime, bir gün tutacak fikirleri halkın belleğinde, işte o gün karanlık dağılmış olacak.”

Başka başka havaların, mesela solcu solcu havaların kuvvetle esmesini beklerdi; beklerken On İki Eylül'de gerici darbe yapıldı. "Kenan diktatörlük ilan etti, herkes şiddetin bittiğini sanırken kurumsallaşan bir şiddet havasına geçildi," dedi.

Kenan hemencecik başlattı sola saldırmayı; askerlere, polislere, yargıya özel yetkiler verdi. Tüm solcular, tüm demokratlar, tüm sosyal demokratlar, sendikacılar toplatıldı; nezarethaneler tıka basa doldu, doldu taştı. Okulları, spor salonlarını karakola dönüştürdü; ülke ülke olalı böyle karakollaşmamıştı. İnsanlar pijamalarını giymeden yatağa giriyor, yarı uyanık uyuyorlar, alınmayı dört gözle bekliyorlardı sanki.

"İyiler de artık iyi olsun," dediği günlerde gözetim altına alındı Zeynel; karakol karakol gezdirildi, polis okulunun hücresine kapatıldı. Kapatıldı da geceli gündüzlü sorguya çekildi. Gizlemedi solculuğunu, suç gibi, ayıpmış gibi saklamadı. "Solcuyum," dedi; dedi de suç kapsamına alınmıştı bir kez insandan yana olmak. Solcuların bütün eylemlilikleri soruldu. Önünde iki şık vardı: Ya kabul edecek ya kabul edecekti. Bu eylemler birine yıkılmalıydı, sahipsiz kalmamalıydı faili meçhuller. Bitmeyen işkenceli günler bitmiyordu. Tüm eylemleri kabul etti. "Ben yaptım, onu da ben yaptım, bunu da ben yaptım," dedi. Demesinin nedeni de başka bir solcuya yüklenecek eylem kalmasın diyeydi. Üst üste kabul ettikçe güzelleştiğini hissetti üst üste.

Kocaman ayakları vardı. Savcılığa götürülürken koskocamandı ayakları.

Savcıya çıkarılmak için kışlada yürütülürken horozların ötüşü, köpeklerin havlaması, ineklerin möğlemesi, eşeklerin anırması geliyordu bir yakından, bir uzaktan.

Vicdanlara seslendi ifadesini verirken. Söylediklerinden utanmadı, utanacaklarını söylemedi. Yaptıkları da, okudukları da, gittiği yerler de, söyledikleri de kendini yansıtıyordu.

"Vicdan," dedi savcıya.

"Niye onlar elini şeyine mi koyuyorlar?" dedi savcı; hemencecik idamını isteyerek hâkime yolladı, o da hemencecik mapushaneye gönderdi.

Bindirilirken cemseye gözlerinde —az sonra nizamiyede tam görünecek— annesinin ışıltıları, huzuru, umudu, direnci vardı.

Direndi; Çukurova'nın uzun okaliptüs ağaçları gibi, uzun yazları gibi, uzun dostlukları gibi, uzundan da uzun aşkları gibi yıllar yılı direndi; direndi yemeden içmeden inançlarını, direndi de çıktı, şartlı çıktı.

Çıktı da ilk aşkını buldu, evlendi; evlendi de söyledi: "Şimdi yeni yollar açma zamanı, şimdi tıkanan sokakları açma zamanı." Yazdı da kendisinden önce giden bir doğum günü kartvizitine:

"Yürüyüşlerimde sen olmadığın zaman, okuduğum romanda, dinlediğim şiirde, baktığım resimde, izlediğim filmde sen yoksan bitmiyor, bitmiyor, bir türlü bitiremiyorum."

Dedi de bitirmedi tümcesini.