Binbaşı:
"Kitaplıkta kitap kalmasın, yatakların altına, üstüne, içine, dışına bakın, bir tane bile kalmayacak," dediğinde koğuştakiler gecenin üçünde çizgili pijamalarıyla, atletle, ayaza çıkarılıp az sonra kurşuna dizilecekmiş gibi duvar dibine sıralandırılmış, her birinin başına üç asker dikilmişti.
O tir tir titrerken, bulunan kitaplar pencereden fırlatılıyor, fırlatılan kitaplar havada kanatlanıyor, tam da kanadından vurulmuş gibi pat pat yere düşüyorlardı. Yere düşerken kanatları tamamen açık oluyordu. Havalandırmanın turuncusunda yer gök kitaba kesiliydi, kesiliydi de o can çekişen kitaplar kanıyor, inliyordu. Yerlerde sürüyerek getirilip havalandırmanın orta yerine yığdılar; yığdılar da koca bir dağ oldu. Ucu göğe değdi, dokunsan yıkılacak, duvardan aşağıya dökülecek, hâliyle de düşenler firar edecek, canlarını güç bela kurtarmış olacaklardı, ama yine de kendilerini şanslı bulmayacaklardı.
Dikildi orta yere Binbaşı, o an Eyüp'ü gördü, tir tir titriyordu, fark etti.
"Çok üşüdünüz, sizi ısıtalım dedik, iyi etmedik mi?" dedi.
Hoyratça davranılan bu kitapları ailelere söyleyerek getirtilen kitaplardı, içi sızladı. Düşman bellenen bu kitaplar, yemeden içmeden kesilerek alınıp getirilmişlerdi. Bir kitaplara baktı, bir arkadaşlarına. Üzülen insan çok görmüştü ama böyle üzülen insanları yeni görüyordu.
Kitapların hâli hâl değildi.
Dağlaşan kitaplara baktı, akıbetlerini düşündü; yakalandığında sırt çantasından çıkan, suç aleti gibi el konan üç kitabın akıbetini de düşünmüştü.
Bıraksalardı hemencecik yaralı kitapları toplayacak, yaralarını saracak, yerlerine koyacak, en az her bir kitap otuz kişi tarafından da okunacaktı.
Askerin elinden ateşi almaya çalıştı; iki adım attı, o da attı, hemen önü kesildi, daha fazla yaklaşamadı.
Asker ateşi attı.
Yanıyordu Yaşar Kemal, Orhan Kemal yanıyordu; yanıyordu Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nâzım, Cemal Süreya, Şolohov, Stendhal, Steinbeck, Émile Zola, Victor Hugo, Cervantes, Tolstoy… Cayır cayır yanan ateşe atılmışlardı Kemal, Güllü, Zübük, İnce Memed, Kuyucaklı Yusuf, Grigori, Aksinya, Quasimodo, La Maheude, Sancho Panza... Her çıtırtıya binlerce feryat karışıyordu, bu acı feryada hangi yürek dayanırdı?
"Söyleyin ahali, kim dayanır bu feryatlara?" dedi, dedi de gümbür gümbür ağlamak istedi.
Gözlerinin sevdiği, parmaklarının dokunduğu yazarlar ve kahramanlardı.
Dünya dünya olalı hiç bu kadar kitap yakılmasına, kitabın suç aleti olarak sunulmasına tanıklık etmemişti, görmemişti; ilk kitap basıldığından beri böyle öbek öbek yakılma olmamıştı.
Her evin sobalarından, ocaklarından, fırınlarından kitap kokuları tüm kente yayılıyordu. Küller yağdı aylarca, yıllarca Türkiye'ye.
Kitaplar azılı suç aletiydi artık. Solcuların önüne sıralanıyor, gazetelere servis ediliyor, TV ekranlarına taşınıyordu.
Yayınevlerinden, kitabevlerinden, ev baskınlarından suç aleti olarak toplanan kitaplar yargılandı; sonra adliyelerin hücrelerine kapatıldı; onlar bir daha okunmadan fırınlara atıldılar.
Binbaşının bakışlarını gördü, hiç hayra alamet bulmadı, tehlikenin habercisiydi. Gözünü kaçırdı; kaçırdı da tam kaçıramadı, yine baktı, baktı, kaçırdı. Her baktığında da içine bir süngü saplandı. "Bunları alın," dedi Binbaşı, titrek sesiyle. "Başta sen," dedi.
Gitmek istemedi, arkadaşları bırakmak istemedi, hemencecik sarılıp bir top yumruk aldılar. Çıplaktılar, ayakkabısızdılar, tek savunma aletleri yanıyordu gözlerinin önünde…
Döve döve, kan akıta akıta, tek tek yumruktan koparılıp hücrelere teptiler. Yemek grevleri başladı, sloganlar başladı; derken sürgünler, dinmedi isyanlar.
O günlerden sonra kitap yakanları sevmedi. O günlerden sonra da memleket memleketlikten çıktı, bir daha yüzü gülmedi; bir daha iflah olmadı; kendine gelemedi; huzuru bulamadı. Bir kez kitaplar cayır cayır yakılmaya görsün, kara bulutlar öyle hemen terk etmezdi, hemen bereket gelmezdi, zalimlerin zalimlikleri de ebediyen unutulmazdı, dediğinde elinde Edepsiz adlı romanım vardı, fırından yeni çıkmış gibi taptazeydi.
Severdi küsmeyi, uzun uzun küserdi, onu da sevgiye dair görürdü; küstükleri de en sevdikleriydi. Tek küsmediği kitaplardı; tek barışmadığı, kitapları yargılayanlardı.
Ateş gördü, çıtırtılara karışan kitapların feryadını duydu, yıllardır çoğala çoğala büyüyen acıları duydu, duydu da hemen elindeki kitaba merhametle sarıldı. Her sarılışında yenilendi.