“Üzülme,” diyemedi arkadaşına, demek de istemedi, aklından da geçmedi, içinden de gelmedi, üzülsün istedi, gerektiği kadar, en sonuna kadar, en dibine kadar.

Birileri kendine bir şey için üzülme, boş ver değmez dediğinde de ya cevap vermiyor öylece manalı manalı bakıyor, veya bırak üzüleyim, değip değmeyeceğine duyarlılığım karar versin diyor, bunu da insanın en iyi insanlaşması adına diyordu.

Boş vermek, birini boş vermek, yapılanlara mal mal değersizmiş gibi bakmak ona hiç insanca gelmiyordu, gelmiyordu da diyordu her zaman, “İnsanı insan yapan biraz da üzülmeleridir, üzülmeyen insan canavarlaşır, acımasızlaşır,” der, üzüleni gördükçe insanı görür, umutlanır, daha bir severdi insanı, güveni büyürdü.

Meydanı içinden, sokak başından, kapı önünden, satırların arasından bakıp hayatı bir güzel görüyor, kıvrak zekâsıyla çözümlemeler yapıyor, hayattaki duruşunu belirliyordu, hiçbir şeyi tesadüflere bırakmadığı gibi, ileride, “Solcu oldun da eline ne geçti, neyi başardın, değdi mi bunca kayba, bunca uzaklaşmaya?” diye soracaklara vereceği essah yanıtları kendi doğallığında, en naif kelimelerle oluşturuyor, hiçbir zayıflığa ve kuşkuya yer bırakmıyordu.

En’ler de yaşadı, her şeyin en’lerini sığdırıyordu yaşamına, en güzel insanları sevdi, en güzel adamlara âşık oldu, en güzel kavgaları verdi, en güzel güzellikleri yarattı, en güzel mapusu yattı, en güzel afişleri astı, -hele bir keresinde Nizamettin Orhangazi’nin afişlerini en afilli o astı- en güzel yazıları yazdı duvarlara -bir keresinde “Kahrolsun Faşizm Yaşasın Mücadelemiz” yazdı, yazdı da gelen giden hayran kaldı- en güzel dergileri sattı dükkân dükkân -bir defasında “Katil Oligarşi” demişti de dilinden şiir gibi akmıştı- ha bak en güzel o konuşurdu, -elinde ince belli çay bardağıyla bir kere harikalar yaratmıştı- en güzel yoldaş oldu, kimine abla, kimine bacı oldu, bir gülerdi, en güzel o gülerdi, barikat olmuştu birçok yürüyüşte, gördüm o an en güzel o barikat olmuştu gövdesiyle, kitlenin önünde slogan attırıyordu, o da kim dedim, baktım o, en güzel sloganı o attırıyordu, bir geniş salondu, halkevinin ahşap salonuydu, doluydu, konu direniş komiteleriydi, o anlatıyordu, gördüm, öyle güzel görünüyordu ki, en güzel o açımlıyordu komiteleşmeyi, dernek açılışı yapılıyordu, Sümer Mahallesi Devrimci Gençlik Derneğinin, halayın en başındaydı, baktım yine en başlarda o vardı, polis baskın yapmıştı bir keresinde, Sümer’deki Çirkinin kahvehanesindeydi, demli demli çayları en güzel keyfiyle en güzel tadı alarak içerken, o esnada polise, “Beni arayamazsın,” derken en güzel o tepkiyi vermişti, “Ben kızım,” derken de en nazik sesiyle demişti, polis de, “Kızsan ne işin var kahvede erkeklerin içinde,” demiş, derken de ayıplarcasına demişti, o da en güzel kelimeleriyle, “Kahvehaneye kızlar girmez yazmıyor,” demişti, ortamın gerginliğini almıştı.

Okula giderdi en güzellerini, en temizlerini giyinerek, -ha eyleme giderken de onu paspal göremezdi kimse- yine en güzel o okulu asmadan gider, yine o en güzel ödevini yapar, derste parmağını en narince o kaldırır, öğretmenin sorusuna en kapsamlı yanıtları o verirdi, -çok keresinde öğretmenleri “Otur, on,” der, en güzel notu alırdı, buna da en güzel sevinir, eve varınca annesine babasına en güzelinden derdi, “Bugün de on aldım.”

Yürürken, mesela bildiri dağıtırken kavga arkadaşlarına en kuvvetli güveni verendi, -ya öyle ki bir keresinde halk adına edinilen teksir makinesinde sabaha kadar aç aç bir Mayıs bildirisi basmış, gecenin ıssızlığında makinenin sesini sokağa taşırtmamak için pencereyi kalın yorganla kapamış, olmamış makineyi daracık banyoya taşımış, sabaha kadar durmadan ter dökmüş, işi bittiğinde gün aydınlanmış ama kendisi de terden cımcılık olmuştu, o anda da sular kesilince yıkanamamış, öğlene kadar öylece uyumuş, sonra bildirileri mahallelere paylaştırmış, kendisinde kalanları da arkadaşlarıyla şehir merkezinde bir güzel dağıtmış, polisin müdahalesiyle önce arkadaşlarını yakalatmadan sağa sola göndermiş, kendisi de Saydam Caddesi’ndeki Karazincir Pasajı’na dalmış, Dost Kitabevi’ne gitmişti.

En iyi aranan oydu, fellik fellik aranıyordu. Her yakalanana Ayşe nerede diye soruluyor, bilmiyorum diyenler niye bilmedikleri için en beter dayağı yiyorlardı.

Çemberi iyice daralıyordu, yakalanması an meselesiydi, çekirge bir sıçrar iki sıçrar hikâyesini biliyordu. Bir karar vermeliydi, ya kalacak yakalanacak, mapusa girecek, idam edilmezse uzun yıllar mapusta kalacak, sayısız askılara asılacak, ya da var olan ilişkilerini kullanıp yurt dışına çıkacak, koşullar oluşunca geri dönecekti.

Ülke ülke geçerek, denizleri, dağları, ormanları, bayırları aşarak Almanya’ya vardı.

Her zaman, her yer, şu an, şimdi her şey solcuların fikirleriyle güzelleşir derken ülkesine uzak/yakından baktı, baktı da, bakınca en güzellikleri en güzel duygularıyla yaşıyordu.

Herkesin bir mevsimi vardı, onunkisi her mevsimdi, her mevsimin en güzel çiçeğiydi; kışın sümbülü, ilkbaharın şakayığı, yazın begonvili, sonbaharın saraypatısıydı; o bir ölümsüzlüğe değil, en güzelliğe çok daha en’ler katıyor.