"Zalimin zulmü varsa fakirin Allahı var," diyor bir türkümüz, dedi ve devam etti Erdal, "Zenginin parası varsa bizim de İncilimiz var, Tevratımız, Zeburumuz, Kur’anımız var," dedi, der demez de Amerikalı yerlilerin sözünü hemencecik anımsadı:

"Beyazlar geldi, elimize İncil’i tutuşturdular, ellerimizdeki avcumuzdaki altınları aldılar."

Uzayıp giden sonsuz toprakta yürüdü. Yeni girmişti traktör, bir güzel sürmüştü toprağı, havalandırmıştı, bir güzel koktu toprak. Öyle güzel koktu ki mest etti kokuyu alan herkesi. Çukurova böyle keskin, böyle esaslı kokmamıştı hiç. Birkaç gün sonra da köten girecek, kezzekleri un ufak edecek, ekilir hâle getirecekti; siz bir de ekilince, başaklar, pamuklar boy atınca görün.

Kararsızdı, aslında kararlılığın kararsızlığını yaşıyordu. Ne ekmemesi, aslında hiçbir şey ekmemesi gerektiğini biliyordu. Ne ekse zarardı, bunu da bir türlü sindiremiyordu, dokuları kabul etmiyordu; toprak ekilmek ister.

Oysa bunlara ne çok alışıktı. Sindiremediği, sindirmediği için başına neler neler gelmişti, başına ne dertler, ne dertler açmıştı da ne belalara bulaşmıştı. Güçlü duruşundan dolayı yenilmemiş, zalime teslim olmamış, elindekini, toprağındakini beyazlara vermemişti. Vermemişti de “Vay sen nasıl vermezsin, sen baş kesen, baş kaldıran mı oldun?” denilerek koluna taktılar kelepçeyi — kaç defa taktılar — taktıkları gibi attılar mapus damına.

Baltayı eline alıp ormana dalıp koca koca, kocamış ulu ağaçları, körpe fidanları kesen zalim ormancı gibi olamıyordu. Alıyordu beyazların ellerinden baltayı, “Kesemezsiniz ormanlarımızı, biz rüzgârın kırdığı kurumuş dalları toplarız, o dallarla ocağımızı yakar, hanemizi ısıtırız,” dedi gördüğü bir rüyada. Aniden uyandı, yağmurun sesi uyandırmıştı. Aslında ondan önce yelin getirdiği toprak kokusu ciğerlerine akınca yüzündeki gerginlik dağılmış, neşe oturmuştu.

“Kokuların en güzeli toprak kokusudur, toprak kokusu üzerine koku tanımam,” demişti, tanımadı da.

Başını döndürmüş, ciğerine akan koku sarhoş etmişti; etmişti de her seferinde bu sarhoşluk zihnini açmıştı.

Kalktığında herkes derin derin uyuyordu ranzalarında.

Uyuyamadı bir daha. Yatağının kenarındaki Şolohov’un Uyandırılmış Topraklar romanını aldı, kaldığı yerden okudu, okudu da bir güzel uyandı.

Görüş günüydü. Tiril tiril giyindi, görüşmecilerine perperişan çıkamazdı. Bir avuçluk telli kabinden birbirlerini bir avuç gördüler. Gördü ama hemencecik gelenlerin üstü başından toprak kokusunu aldı, yeni sürülmüş toprak kokusuna kesildi kabinler.

Dönerken koğuşa, koridorda yeni gelmiş tecavüzcüyle karşılaştı; kravatlıydı, cebi altındandı, çok altındandı. İşte o an sırtına bir tekme yedi, tekmeyi atan başgardiyandı. Ondan öncesinde, “Tanrım,” demişti, “Tanrım, sizi anlıyorum, hadi abdestimizi, namazımızı bozan, bu yüzden elimizi uzatmadığımız, bize günah işleten kadınların erkekler tarafından katledilmesine aldırmıyorsunuz, aldırmıyorsunuz da daha hiç günah işlememiş bir çocuğa bağıra bağıra tecavüz edilmesine, çırpınarak öldürülmesine neden engel olmuyorsunuz? Bu da bir çocuğun sınavı olamaz,” demiş, tecavüzcünün üzerine atlamış, o anda tekmeyi yemiş, kendine geldiğinde hiç toprak kokmayan sulu hücrede bulmuştu kendini.

Bir kez varmıştı insanlığın tadına, bu yüzden dünya bu kadar tatlıydı. Bu yüzden bu güzellikleri pisletenleri sevmiyordu.

Hep bundandı cehennemi sevgiyi üretemeyen insanların aklında bulması, bundandı dünyanın cehenneme dönmesi, tam da bundandı zalimin zulmü, fakirin bir Allah’ı olması.

O sırada alt yazı geçti ekranın altında: Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un Hitler’in militerleri tarafından katledilmesinin bilmem kaçıncı yılı yazdı. Çok az kişi farkına vardı, vardı da okudu.

Kimi meyveleri tatlı, kimini ekşi, kimini kekremsi yapan, hepsine ayrı ayrı mineraller veren, kiminin yaprağını ince, kiminin geniş, kiminin uzun yapan, renklendiren, açtıran, yeni tohuma durduran, suyuyla besleyen topraktı. O topraktı onu solcu yapan, zihnine bereketi serpen.

Bundandı mapustan çıktıktan sonra da topraktan kopmaması. Bundandı Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin saflarında yer alması, illaki örgütlenme demesi. Bundandı şimdilerde SOL Partili olması da.

Çok konuşmuştu, çok anlatmıştı her bir şeyi en incesine kadar. Çok dolanmıştı; mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev, köy köy dolanmıştı da bir dirhem yorulmamıştı.

Çöktü, dizlerini kırarak kahverengi toprağı okşadı bir sevinçle, avuçladı, sıktı, kokladı.

“Bu kokunun emsali yok,” dedi. “Hiçbir çiçek, hiçbir meyve, hiçbir ceren böyle iştah açıcı, hiç böyle şifalı kokmaz. Her çiçeğin, her ağacın, hayvanın kokusunu birden alırsın,” dedi, avucundaki toprağı yele saldı. Salır salmaz sordu oğlu:

“Baba, soğan mı olmak istersin sarımsak mı?”

Tek olmazdı, çok olmalıydı.

“Sarımsak,” dedi.

O an kararını verdi, bu yıl sarımsak ekecekti, sonraki yıllarda da.

Som sarı güneşe baktı, güneş sıtma ağaçlarının ardına inmemişti daha. İnip batmaya da niyeti pek yoktu.

Kalktı, geldi, sarıldı, toprak koktu.

“Hadi bir çorba içelim, şimdi yine senin paran yoktur,” dedi, dedi de Çukurova o an muhteşem bir sevince kesti.