Bir jip zınk diye durdu önümüzde. Yüzbaşı Atilla Zakir’i çağırdı. Çağırdı da, o durur mu; yanımdan ok gibi fırladı, bir ara sokağa daldı. Dalmasıyla gözden kaybolması bir oldu, ben öylece orada çakılı kaldım.
Benimle ilgilenmediler, sessizce uzaklaşıp gittiler. Gittiler de hiç öyle boş durmadılar; bir kere solcu avını başlatmışlardı.
Çok günler geçmedi üzerinden, duydum yakalanmış.
O, hiç kimseyi keyifle dövmemişti; kimseyi bir kenara çekip “yer misin yemez misin” diyerek indirmemişti şaplaklarını; kimsenin elini ayağını bağlayıp sopalamamıştı; kimsenin göğsüne araba tekeri geçirip, bileklerine falakanın ipini dolayıp ayak tabanlarını sırayla coplamamıştı; kimsenin gururuyla oynamamıştı. Şimdi jandarmaların tezgâhındaydı, ona bunlar yapılıyordu.
Yattı çıktı, çıktı yattı, on bir yılı buldu.
Gençliğini bıraktı; annesini, babasını, okulunu, sevgilisini...
Bir kez bile ihaneti kuduz it gibi kapısına bağlamadı; bildi, sevmesini bildi dostlarını, arkadaşlarını; kırmadı bir kalp.
Bildi de ne oldu; güzel denize, denizdeki balıklara özlem duydu. Duydukça kaçtı balıklara, sığındı suya.
Kimine göre kalabalıklardan, kimilerine göre işten, kimilerine göre evden, kimilerine göre kendinden kaçtı; denize saklandı.
İskeleye çöker, karidesleri iğneye takar, en uzağa savururdu kurşunlu misinasını. Misina kulağının yanında geçerken “cıv” der, o “cıv” demesine fena hâlde heyecanlanırdı. Hemen yanında hazır beklerdi lavarı.
Tuttuğu balıkları kıvançla lavara atacak, eve taze taze balık götürecekti; sonra onu bir güzel eşine pişirtecekti.
O gün kanal, kanalın az ilerideki deniz balık kaynıyordu; iskelenin etrafında şapur şupur sesler çıkarıyordu lüferler, çupralar, levrekler. Atacak çekecek, çekecek atacak... O güne kadar böylesine çok, böylesine oynaşan, böylesine yanıp sönen balıklar görmemişti.
Vurdu balık üst üste, çekti boşa. Attı, yine “cıv” diye ses çıkardı misina; balık mantarı dibe kadar gömdü. Çekti, çekti de yine boşa çekti. Atmalar, boşa çekmeler oyunlaşmıştı. Hiçbir balığa kızmadı; oldum olası akıllı balıkları sevmişti. Bazen balıklar hemen dibinde “hadi yakala göreyim” dercesine geçer, geçerken suyu ipil ipil aydınlatırlardı; yakamozları keserek dalarlardı; sonra küçük dalgalar çıkararak yüzeye gelirler, bir hoş kudururlar, kaybolurlardı.
Ay yarım, yıldızlar azdı. Karanlığı çok gecede bir balık tutmadan evine gidecekti.
Portakal, limon, turunç, mandalina, greyfurt ağaçlarının arasında sendelemeden yürüyordu daldığı düşte. Yürüyordu da kimseyi kendine düşman görmüyordu.
Narları gagalayan kuşlar, incirleri yiyen kurtlar, toprağı delik deşik eden kunduzlar, her zıpladığında suyu aydınlatan balıklar, ayakkabısının ökçesine basıp yengeç yengeç yürüyen delikanlılar, elinden jop düşmeyen gardiyanlar, namluya sürülmüş mermiyle pusuda bekleyen sivil milliyetçiler, yankesiciler, karanlıkta ortalığı yırtar gibi havlayan köpekler...
Hiçbiri düşmanı değildi, değildi işte. Ama değildi de sevmedi işçiye düşman olanları; köylüye, memura, öğrenciye düşman olanları da sevmedi, sevemedi işte gecekondu halkına düşman olanı. İstese de sevemiyordu; onlara bir türlü ısınamıyordu işte. “Ne yapayım, zorla mı?” diyordu.
Suya vuran ipiltiler ince dalgalarda beşik gibi sallanırken kalktı. O sırada az ileride yılan şapır şapır sesler çıkararak iyice uzaklaştı, göz görmez oldu...
Kalktı da başı hiç dolanmadı. Az geçmedi, bir fırtına koptu; az ileriye, kayalıklara yıldırım düştü, ateşi suda hemencecik söndü. Kıyamet kopuyordu.
Kendinden kat kat güçlü fırtınaya karşı yürüdü, yürüdü de bir hayli kendine güveni arttı; içindeki sevgiyi yeniden aşıladı.