“İnsanda yağan ter, salonu kaplayan kahve kokusu, çocukluğumun taşıdığı destan, yatağımda saçların, özlüyorum geleceğini,” dedi, çok defa söylerdi, bıkmadan söylerdi, önünde çok daha uzun yıllar olup olmadığını göremeden söylerdi, göremedi de fark etti altmış tane yılı devirdiğini, o an yer aradı, yurt değil, ırk değil, sığınak, liman, koyuk aradı, bir omuz...
“Her insanın çekileceği, sevileceği, bir de kirlenmeden sevişeceği bir kalbi olmalı,” dediğinde azalmışlıklar içinde kalabalıklığı yaşıyordu, gözleri cıncık gibi parıldıyordu.
“Gelirsen değişir bu şehir,” dedi bir ses yüksek desibelden, dedi de, derken öyle samimi söylemişti ki gitmek isteyen kalırdı, kalmak isteyen daha çok kalmak isterdi, öyle ki sesinden kendisi bile etkilenmiş, şehre ömrünü sağlam çakmıştı.
Kalarak değiştirebilirdi değişmesi gerekenleri, değişmesi gereken çok fazla şey vardı, durmadan da fazlalaşıyordu, bu gözünü korkutmadı, kalmasından korkanlar oldu, oldu da çok oldu.
Işıklar aniden gitmedi elbette, ama gitti, ortalık aniden kararmadı ama karardı. Yaşadığı şehir yaşanılmayacak şehir olsun isteniyordu, bu oynanan oyunlardan belliydi, ki bu oyunlara hocalar çılgın planlarıyla da katılmıştı, oyun üstüne oyun kuruluyordu, Maraş, Sivas benzeri bir oyun bile kurulmuştu, kurulmuştu da Antakya’nın aklı başında öngörülü solcuları hamleleriyle matı engellemiş, yitirmelere izin vermemişti.
“Antakya paylaşılmayan şehir, aranan şehir olmaktan çıkmalı, yaşanılır şehre dönmeli,” dedi Mithat, dediğinde sesine çok ses katıldı.
Oysa gündüzdü, ki bu şehirde gündüzler uzundu, güneş kaçmak için bahane aramazdı, aniden bir perde mi çekilmişti şehre, neler oluyordu, kim ne yapmak istiyordu, bu şehir diğer şehirlere mi benzetilmek isteniyordu?
Alışamıyordu gözleri karanlığa, alışırsa kimin eli kimin cebinde olacaktı.
Sahi ışıklar aniden gittiğinde kim kimi öpmüştü, öpen kim, öpülen kimdi, öpen öpmek isteyen miydi, öpülen öpülmek isteyen miydi, iki taraf da hâlinden memnun muydu? Öpmek ve öpülmek için elektriğin kesilmesi mi beklenmeliydi, öpmek güzelse karanlıkta mı yapılmalıydı?
“Sahi neler oluyordu bu kentte?” dedi, dediğinde de gün ışımadan darbe oldu.
Bir bokluk vardı, bizden saklanan bir bokluk...
Saklanan neydi?
Kapitalizm ötürgen olmuştu? Mevcut tuvaletler kâfi gelmiyordu, gelmeyince nereyi bulurlarsa şiş karınlarını boşaltmak için çöküyorlar, çatlıyorlardı. Gündüz rahat çatlayamadıkları için mi ışıklar aniden gitmişti, yoksa kimlerin ortalık yere çatladığı görülmesin diye mi?
Yakmak istedi ışıkları, bir şehir ışıksız olamazdı, tanrılardan çaldığı ışıkla şehri aydınlatmaya koştu, işte o esnada ötürgenlerin foyası ortaya çıktı, çıktı da rezil rüsva oldular, kirli çamaşırları göründü, dile düştüler.
“Neler oluyor bu şehirde?” dediğinde çok zaman değil, biraz zaman geçmişti, yeni duyuluyordu ötürgen seslerden karanlık dağıtıcı sorusu, duyuldu da, kelepçeyi bileğinde buldu, her bilek kelepçeye kesildi, yetişilemiyordu, geceli gündüzlü kelepçe üretiliyordu arastada.
“Bu düğümü bir düğün çözer,” dedi, derken inanarak dedi, bileğindeki düğüme baktı.
Düğünü seviyordu, düğünde oynamayı da, gülmeyi de, gelinlerin “hem ağlarım hem giderim” demelerini de...
Bu düğüm bileğine atılmış bir düğümden ibaret değildi, özgüleşen insanın birbirlerine düğümlenmesiydi. O zaman kocaman, herkesin davetli olduğu, herkesin ayrımsız katılım gösterdiği bir düğün gerekli dediğinde çok zaman geçmemişti, yoksa bu ötürgenlerin kokuları dağılmayacak, yoksa boklar her tarafı bok edecekti.
Dedi, dedi de sorgulardan, nezarethanelerden geçti, mapusa geldi, en azılı solcuydu artık, gazeteler yazdı, haberlerde verildi. Yetti mi, yetmedi, mapuslar arası gitti geldi, Ceyhan mapusuna kadar geldi. İnsan mapusa, mapus insana yakışır mı? Mapushaneler onunla filinta gibiydi, gardiyanlar bir filintayı görüyordu.
Her güzel solcu gibi formaliteden hâkim önüne çıkarıldı, sordu:
“Demek yaşanılır şehir istiyorsun, bunca insan, bunca zaman bu şehirde nasıl yaşıyor?”
“Kokuya alışanlarla, karanlığa alışanlar, aydınlığı ve mis kokuları unutanlar bir vakit sonra hâliyle iyi yaşadıklarını sanırlar,” dedi, dedi de gözleri ışığı ve o ışık içinde düğünü gördü, gördü de gönendi.