“Sana güvenmem benim iyi niyetim olabilir, ama güvenimi kırman senin aptallığın olabilir,” diyecekti kurnazca bakınan birine; demedi, demedi de iyi mi yaptım kötü mü yaptım, bunun gerekli olmadığına karar verdi o an. Verdi de kendine olan güvenini hissetti, bu daha bir iyi geldi ona. Biliyordu insan hem güven veren, hem güven kırandı; bazen ikisini aynı anda yapandı. Bunu onlara yaptıran da çıkarlarının yer değiştirmesiydi. İnsanı bu hale sokan da içinde bulunduğu, Marks’ın sayfa sayfa yazarak anlattığı, çok kişinin anlamam da anlamam dediği sermaye düzeniydi. Gayet iyi biliyordu Mustafa; sistemleri yaratanın insan olduğunu, sistemin de insanı bir güzel hasta ettiğini.

Bunun tedavisi insandaydı, bunu yapacak, başaracak olan da sol fikirlerdi, bunu iyi biliyordu. Özel mülkiyetin icadından beri dünya özel mülkiyetçiler tarafından yönetilmişti, özel mülkiyetçiler de sağda durmuş, solculara ecinniler demişti, olmadık zulme yürümüşlerdi; bunda da utanılacak bir yan bulmamışlardı. Zenginlik için her şey mübahtı.

“İnsanı hasta eden, insanı çıkar peşine düşüren, egoist yapan, yetmeyip düzenbazlığı marifetten saydıran özel mülk edinmenin dayanılmaz hırsıydı,” dediğinde Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyet ve Devletin Kökeni” kitabının orta sayfalarına gelmişti, elinden bırakmaya da pek hevesli görünmüyordu. Ama bırakması gerektiğini de biliyordu. Bahçede işler kendini bekliyordu; bellenmesi gereken bir alan vardı, ekilmesi gereken kırmızı lahanalar, sulanması gereken erikler, limonlar, bakması gereken süs biberleri… İnmezse bu işleri kim yapacaktı?

Solculuğunun inatçılığı gerçekliğin inatçılığından geldiğini gayet iyi bilenlerdendi; bunu çekinmeden söylediğinde bir protesto eylemindeydi, il valisi de hemen yakınlarında bir yerdeydi.

Solculuk durmadan, yorulmadan, yılmadan yenilenmekti; yenilenmek de güzelleşmekti. Solculuk durmadan inanarak hayatı anlamlandırmaktı, severek anları güzelleştirmekti, kararlılıkla geleceği kurmak, huzurlu, sağlıklı, mutlu bir hayatı inşa etmekti. Bunlar için de hakikatten güç alarak inatçı olmak gerektiğini deneyimlerinden edinmişti. Deneme yanılmayla yol’da yürüdü, yürüdü…

Sonra zihninden solmamış bir sayfa açtı — ki nedense zihninin sayfalarına numara vermezdi, bunu neden yapardı bilinirdi hepimizce; aklına güvenirdi, nerede neyi bulacağını bilir, fazla aramadan hemencecik bulurdu — yaşamı yaşadım demek için anı yaşar, geleceği bir satranç ustası gibi planlardı. Bunu da hilesiz hurdasız, en ahlaklı solcuların yaptığına inanırdı. İnanması da insancıl olmasından gelirdi.

Sonuçlarla pek fazla ilgilenmezdi; her sonuç bir şekilde belliydi. Her sonucun sonunda ya bir yenilgi, ya bir beraberlik veya biz kazandık vardı. Ama sonuca giden yol öyle miydi? Belirsizliklerle, sürprizlerle, yeniliklerle doludur, doludur da; işsizlik de vardır, mapusa girmek de, bir hain kurşuna hedef olmak da, tehditler de alabilirdi, aldı da.

Ama hakikatten aldığı kuvvetle sevdi, evlendi, çocukları oldu, inşaatlarda çalıştı, Çukobirliğe girdi, yurt dışına çıkmak mecburiyetinde kaldı, kaldı da bir zaman sonra geri döndü, köklerine geldi. Hepsinin de nedeni bir tek hakikati, hakikatin peşinden Spartaküs gibi koşmasıydı.

Elime telefonu aldı, açtı — aldığında pek yorulmuş, küreğe basmaktan tabanları acımıştı, bir dal da sağ elinin üstünü çizmişti — açar açmaz karşısına Adnan Yücel’den bir şiir çıktı karşısına. Ki vakitsiz de çıksa — ki bir şiirin vakitsiz çıktığı hiç görülmemiştir — okudu, şöyle dedi:

“Şiir solcuların elinde bilinmezlikleri açan anahtardır.”

Taştan bir şekerli su içti, dalda kalmış, kaldıkça sulanmış ince kabuklu, ekşili birkaç limondan birini kopardı, şekerli suya sıktı, kafasına dikti, gölgeliğe iyice serildi. Kerevitin kıyısında duran “O Büyük Gün Geldiğinde Mustafa Özenç” kitabını eline aldı, baktı kapağa, kapaktaki fotoğrafa baktı, bir süre baktı. Özençli, mapuslu günlerini, o zorlu, o sıkıntılı, işkenceli günleri anımsadı; açtı ilk sayfayı, okudu, ferahlayarak okudu, ferahladıkça elinden düşürmedi.