“Aboooov,” dedi.
Öyle bir aboooov dedi ki, bu abovsuna kendisi de şaşırdı, fena şaşkınlaştı. Yan ranzalardakiler olan bitenden habersiz ölü gibi yatıyorlardı.
Abovsunu duyan uyandı, her uyanan bir abov çekti, her abov bir yanındakini uyandırdı, az sonra uyuyan kalmamıştı, sersem gibiydiler, alıklaşmışlardı:
“Bu ne?” dediler, “Bu ne?”
Çaresizlik içinde etraflarına, bir kaşık kadar ışık süzen pencereden baktılar. Henüz hava ışımamıştı. O yüzden havadaki katmer katmer koyu buluttan, az evvel şak diye kesilen yağmurdan habersizdiler. Oysa yağmur gece boyunca azmış gibi yağmıştı.
Ne yapacaklarına karar veremeden yataklarında oturuyorlar, bakınıyorlardı.
Kapı altı koğuşundaydılar. Çok değil, üç ay önce koğuştan alıp getirilmiştiler. İlk gelen mahkûmların koğuşlara dağıtımdan önce hoş geldin dayağı yedikleri, saçları üç numaraya çekile çekile kesildikleri, mapushane kurallarının anlatıldığı yerdi, yerdi de yer yeraltındaydı.
Mapushanenin hücreleri tıka basa dolu olunca onları da buraya koymuşlardı.
Ayağa kalkarken bir daha abov çekti Bilal. Zemin bir karış suydu, gittikçe kabardı kabardı diz boyuna yaklaştı. Kanalizasyondan habire su fışkırıyordu. Tüm mapusun dışkıları ada olmuş yüzüyordu.
Ranzaların ucunda cardınları fark etti, korku içinde ciyaklıyorlardı. Birbirlerine baktılar, bakarken birbirlerinden korktular, her biri dana gibiydi.
“Sayım!” diye ses duyuldu, kapılara vuruldu. Az sonra kapı açıldı, manzaradan önce kokuyu alan kaçtı. Gardiyanlar gardiyan olalı böyle beter koku koklamamışlardı.
Üç gün ranzadan inemediler, yemek yiyemediler, pencereden uzatılan ekmekleri cardınlarla paylaştılar, paylaştılar da burunlarından, kulaklarından olmadılar, yoksa o cardınlar acımazdı.
Sular çekildi, adacıklar kaldı, koku kaldı, kaldı da insan evladı bu kokuyu bir savaşta, bir yoklukta bile görmemiştir, insanın kökünü kökten kurutan cinstendi.
Alışıyordu insan her zulme, ama bu zulümlerin en alışılmayacağıydı.
O, Binboğaların mis gibi kokan kekik, dağ çayı kokularına alışıktı.
Aynı evde kalıyorduk, daha yeni kırılmıştı Zillidede Mahallesi’ndeki gericilerin işgali. Türlü türlü kokuları vardı, yatarken sürer, okula giderken sürerdi. Seviyor diye ben de kalktım her yere koku sürdüm; yataklara, hatta çiçeklere. En sevdiği çiçek üç gün içinde kurumaz mı, söyleyemedim doğruyu. Severdi çiçekleri; bakmasını, sulamasını, gübrelemesini. Anasının da bahçesi türlü türlü çiçek doluydu.
Havalandırma yasaktı, görüş, kitap, TV yasak... Günler yasaklar altındaydı. Her uyandığında zulüm edenlere beddualar etti etti, mapusu icat edenlere de, hücreleri icat edenlere de bedduasını eksik etmedi.
Tiril tiril giyinirdi, mapus demez giyinirdi, biz imrenirdik, o imrendirirdi, filinta gibiydi, yakışıklılığı filintayla açıklanırdı.
Şalvar modasına geçmişti, renk renk şalvarlar diktirmişti. Uyanınca hemencecik giyinir, yatağa girerken de eşofmanlarını...
Ne zaman dalsa Binboğalarda olurdu, sıkılmazdı Binboğalarda olmaya. Kekik, menekşe, orman gülü, şakayık kokuları arasında gezinir, pırıltılı pınarlarından avuç avuç su içer, Sonerler gibi kayaların sivri ucunda mavzer gibi çakılır ovalara bakardı, bakardı da gururlanırdı. İyiliği Binboğalarda, Çukurova’da görmüştü, insanı da insana kardeşçe sarılırdı.
Midesi hep yarı boşt u mapusta, kilo üstüne kilo verdi, verdi de beynini hiç ihmal etmedi; havalandırmaya çıktı okudu, ranzaya uzandı okudu, okudu da cunta “Oku!” der mi hiç? Gelmesiyle beraber kitapları bir emirle toplattı, kitapların yerine insanları doldurdu, yerlere döşekler serildi.
Birbirini kovalayan aylardan sonra mahkemeye çıkarıldı, gitti gitti geldi, ceza verilecek bir suç bulunamadı, yattığıyla kaldı.
Kendini hemen anasının yatağına attı, hazırladığı sofrasına yumuldu, sonra her fırsatta Binboğalara saldı kendini; cerenlerin arasında bir ceren oldu, kekik oldu, menekşe oldu...