Yüzbaşı bir öfkeyle koğuşa girdi, sanki dünyanın tüm öfkesini yüzünde taşıyor, hemen orada kinlerini dökecek gibiydi; öyle ki yağmurun huzur içinde dinmesini beklememiş, askerleri toplayıp gelmişti; gelmişti de bu ne hâl dedirtecek kadar cımcılık olmuştu; bir o mu, hemen yanındaki çavuş, hemen yanındaki onbaşı, hemen etrafındaki erler de... Sanki gökten helke helke su dökmüşlerdi üstlerine.

O esnada koğuşun penceresinden uğulu sesler tüm kolorduya yayılıyordu. Güreş müsabakası yapılıyordu, yarı yarıya yataklar ranzadan indirilmiş, yere serilmişti.

"Murat kim?" dedi yüzbaşı, dediğinde de güreşenlerden biri oydu, hâlâ boynu kırmızıydı, göğsü kalkıp kalkıp iniyordu, gören korkudan sanırdı. İnce kavak gibi göğe uzanan Çukurova delikanlısıydı; hem çevik, hem yılan balığı gibi esnek ve cıva gibiydi; kimse yıkamıyordu, her hafta yapılan müsabakanın en birincisi o oluyordu, böğürtlen reçeli ödülünü kapıyordu.

Yarı ıslanmış zarfı uzattı, "Bu ne lan, bu ne, bizi ailene mi şikâyet ediyorsun?"

Bir gün önce yazmıştı o mektubu, uzun da yazmıştı, yazmıştı da biraz da mizahi yazmıştı.

Bir yerinde, bu kış hiç üşümedik, kirden kat kat bar tuttuk, e iki ayda bir hamama gidiyoruz.

Yine bir yerde, bu sıralar bol et yemeye başladık, bu kış iyi geçiyor, her tabakta yumruğum kadar et veriyorlar, et ne eti onu vallahi de billahi de bilmiyoruz, devletimize zeval gelsin istemem.

Hiç kimsede ses yok, seda yok, mezarlık bile bu kadar sessiz değil; biliyorlardı en küçük itirazda bir araba dayak yiyeceklerini, yağmurun altında hazırolda bekletileceklerini.

Her tarafı arayın, koğuşta bir tek kalem kalmayacak.

Döndü, "Senin kalemin nerede? Getir kalemini."

Getirdi. Kalem yüzbaşının elinde camiden getirilmiş suçsuz mahkûm gibi duruyordu. Işık değdikçe kalem bir parladı bir söndü. Karanlıkta bir korktu, yine korktu. Az sonra boğulacak gibi iri parmaklarının arasında dolandırıldı.

Kalemi düşüncelerinden ötürü seviyordu. Önceleri ne kadar seviyordu, bunu hiç düşünmemişti; sadece ödevinde ve yazılılarda kullandığı bir araçtı, hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. Şimdi kalemle notlar tutuyor, okuduğu kitapların kimi paragraflarını defterine çekiyor, oluşan fikirlerini yazıyor ve ailesine mektup yazıyordu...

"Madem öyle, akıllanıncaya kadar kalem yasak," dedi, kalemi iki eliyle ortadan kırdı, parçaları cam gibi sıçrarken kalem mavi mavi kanadı, kan üzerine sıçradı, eline sıvandı, durmadı, oluk oluk akıyordu, döşekler kana kesti, postalı kan oldu, kan daha da öfkelendirdi, dışarı çıktı, ardından koğuş boşaldı.

O gece her koğuşta eş zamanlı arama yapıldı, ne kadar kalem varsa toplatıldı, bir çarşaf kalem bulundu, mühürlendi, dolaba kilitlendi.

Beklediler, beklediler, bekledikçe sabırsızlandılar, her görüşmede kalem istediler, kalem üzerindeki yasak kalksın dediler, dediler de dinleyen yoktu, aldırış eden yoktu, mektup okuma derdinden de kurtulmuşlardı.

Mesele büyüdükçe büyüdü, aslında demokrat askerlerce kalem zuladan sokulabilirdi, bunu yapabilirlerdi, ama mesele bu değildi; mesele kaleme yasak konması, bu yasağın ivedilikle kalkmasıydı.

Asker silahsız olamaz diyorsanız —ki bu çok doğru değil— solcular da kalemsiz olamazlardı. Kalem yaka cebinde durmalıydı, yoksa acayip huzursuz oluyor, bir şeyin eksikliği geriyordu. Gerek duyduğunda çekmeli, hemen deftere döşenmeliydi, yoksa fena oluyordu.

Bu mesele insanlık meselesi olmuştu, hemen çözülmeliydi.

Her koğuş gizli gizli toplantı üstüne toplantı yaptı, karar verdi.

Yemek grevine başlanacaktı, kalemin üzerindeki yasak kalkıncaya kadar yemek yenmeyecek, bir su içilecekti.

Biri dedi ki madem yemek grevi yapacağız, diğer acil olan meselelerimizden birkaçını daha katalım, ne hak alırsak o kâr dedi, öyle de yaptılar.

Sabah kimse yemekhaneye gitmedi, öğlen de, akşam da... sonraki dört gün de gitmediler.

Binbaşı geldi, temsilcileri odasında topladı, içinde o da vardı, talepleri sıraladı, binbaşı dinledi, dinledi, arada yüzü kırıştı, arada serçe parmağını kulağına soktu, kaşıdı.

Kalem yasağı kalktı, dolap açıldı, mühür söküldü, çarşaf açıldı, bahçeye serildi, kalemini tanıyan aldı, çarşafta bir kalem bile kalmadı.

"Benim kalemimi yüzbaşı kırdı," dedi, der demez yüzbaşı cebindeki kalemi verdi, aldı, göğüs cebine geçirdi.

Başka hak da aldılar. Görüş süresi on dakikadan on beş dakikaya çıktı, hamam on beş günde bir, bir saat olarak belirlendi, haftada bir kez kapuska verilecekti, iki üç günde bir değil.

O gün akşam herkes mektup yazmak için ranzasına çekildi, karıncanın ayak sesi duyulacak kadar sessizlik oldu. Kimi annesine, kimi babasına, kimi kardeşine, kimi de eşine yazdı, yazdı da hâlâ soyadı tutmayana mektup yasağı devam ediyordu, bundan dolayı da sevgilisi olan sevgilisine yazamadı, bunun derin kederini bir kez daha hissettiler, içleri yandı yandı, sönmedi.

Bir kalemin kırılması bir kalbin kırılmasıyla eş değerdi; öyle ki insanoğlunun en büyük icatlarından biriydi, bu icat edilmeseydi herkesin fikrini yel alıp götürecek, bir daha toplanması mümkün olmayacaktı. Bir kalbin kırılması, bir kıymetli canın çıkmasıydı. Her kalem kırıldığında bir can çıkmıyor mu? Bir kalem kırılınca kan akınca sanki herkes Allahüekber Dağı’nda kanaya kanaya dimdik donuyordu.

Kendine geldi, geldi de dile geldi. "Bu kez yarım kalmayacaktı hiçbir şey, yazacaktı kalem," dedi de yüreği azıcık serinledi, anladı hemencecik, sevgi sonsuz bir mücadeleydi, kalemse o mücadelenin canlı tanığıydı, bundandı kitap gibi konuşması, kitap gibi yazması, bundandı dinleyenin sanki okunan bir romanı dinliyor gibi hissetmesi.

Uzun esareti bitti, çıktı, çıkarken yaka cebinde apolet gibi üç kalem vardı. O gün bugündür kalemsiz eşikten geçmiyordu.