"Bizim neyimiz var ki vicdanımızdan, bir de insanlığımızdan başka," derken öyle çabucak dedi ki sanki kitapçı yerinden kaçacak, kaçıp da yerinde yeller esecekti, bu da aklına gelince boğuluyordu sanırdınız, sanki zalim Kanuni'nin kuru ipi altında, ağzı nefessizlikten kurumuştu, kuruduğu o an gözleri karardı, gözlerinin önüne tomsonlar, paletler, botlar, coplar geldi, içi bin beter kötüleşti.

"Şu dünya var ya, şu dünya, şu içinde yürüdüğümüz şu dünya bir eşek şakasından başka bir şey değil, şu insan evlatları için," dedi kitapçının önünde çay içerken arkadaşlarına.

"İnsanın ömrüne şaka gibi şaka kaç defa denk gelir?" derdi.

"İnsanlar içinde insana benzer insanlar ararız, ararız da bulamayınca pes etmeyiz, edersek eğer madem aradığımız insanı bulamadık, biz de aradığımız insanı ekeriz dersek, işte orada başlar binbir güzellikler, işte o vakit nergiz nergiz gibi, iğde iğde gibi, laleler lale gibi, insan insan gibi kokar, işte o vakit toprak toprak gibi berekete durur, işte o vakit karınca karınca, sincap sincap, uğurböceği uğurböceği, solcu solcu gibi yaşar, işte o vakit zeytinlikler, kavaklıklar, çınarlıklar, devrimciler daha bir hoş görünürler," dedi, aniden sustu, koşarak pürü pak düşüncelere daldı, bulunduğu anda gitti geldi, düşüneceği ne çok şeylerin olduğunu gördü, o an cırcır böcekleri sustu, sığırcıklar cıvıldamayı kesti, karıncalar ayak sesini duyurmadı, çekirgeler bekledi, eşekarıları hemencecik bir karpuzun içine girdi, saklandı.

Lakin arsız, düşüncesiz bir Mübarek'ti ve bir de Kenan'ın haki zabitleri... Ortalığı velveleye verdikçe kendilerini önemli sanıyor, önemli sandıkça da velvelerine velvele katıyorlardı; beyaz denizleri bulandırdılar, dereleri kuruttular, zeytinlikleri kestiler, solcuları toplu toplu mapusa attılar.

Bekledi Ali, durmadan da beklerdi, beklerken de eli boş durmazdı.

Bekledi kör duvarın dibinde, bir aya baktı, bir toprağa, bir tel örgülere. Yer altından fırlayan yanına kopup geldi, ancak dört arkadaşı gelebilmişti, düdükler öttü, silahlar patladı, iki arkadaşını kaptığı gibi Sarıçam Deresi'ne soktu, pısa pısa, sürüne sürüne koştular, çıktılar, koştular Asri Mezarlığı'na daldılar, en tekin yerdi mezarlık. Bir vakit soluklandılar, bir vakit sesleri dinlediler. Tam çıkarken hakili zabitlerle karşılaştılar, kurşunlar dolu oldu bir vakit üstlerine yağdı, yağdı da, neyse ki biri üstlerine düşmedi. Koştular kaçtılar, iki firariyi emin ellere teslim ettiler, bir güzel gururlandılar.

Tam da bundandı insanın ömrüne baharı getirmek istemesi.

Kaç baskından kurtulmuş, kaç pusuyu atlatmış, kaç barikatı yarmıştı, yakalanmamıştı, sonunda paçayı kaptırmıştı.

Az konuşurdu, az söz alırdı, çok dinlerdi, ama kendiyle kalınca çok konuşurdu; duvarlarla, kitaplarla, ağaçlarla, çiçeklerle, böceklerle, akar sularla, en çok da kendiyle konuşurdu, konuşunca içi bir güzel açılır, ipil ipil olurdu, bir güzel filizlenirdi, bir güzel berekete kesilirdi.

Siyasetçiydi, lakin burjuva siyaseti yapmadı, cebini, kariyerini, egosunu düşünmeden siyasetini yaptı, bundan dolayı hep savaşa karşı çıktı, savaş bir demokrasiyi, bir adaleti değil insanı da bitiriyordu, bundandı devrimci siyaset yapması, bundandı siyasetinin vatansız, sınırsız, ırksız, dinsiz oluşu.

Sorgulardan geçti, nezarethanelerde sabahladı, insanoğluna layık olmayan işkenceleri layık gördüler, bitlendi, pirelendi, tahta kuruları yedi yedi bitirdi, susuz kaldı, aç kaldı, dondu, öldü, dondu, çok öldü, çok dirildi, bir gün değil, beş gün değil, bir ay değil, yıllarca mapusta kaldı, kaldı da aklına mukayyet oldu, inançlarını yemeden çıktı.

Hastanede yatan arkadaşına gitme vakti yaklaşmıştı, ona refakat edecekti.

Kalktı, izin istedi kitapçıdaki arkadaşlarından.

Yürüdü, o kadar dik yürüyordu ki, kaldırsa sol kolunu güneşi zaptedecekti.