"Sonunda biz kazandık, hep biz kazanacağız; çünkü biz ısrarla, çünkü biz inatla, yaşama ve yaşatma sevinciyle güzel olanın peşindeyiz, çünkü derinliklerimizde en değerli madenleri bulup çıkartıp onları koruyan, büyüten, halka oluk oluk sunanız" dedi, dedi de yine yetinmedi, "İnsanın kalıcı güzelliği için var olanlar hiç yetmez" dedi kahvede çay içerken arkadaşlarına.
Dedikçe dedi, en güzel şeyleri buldu dedi. "Sünnilik solculuk, Hristiyanlık solculuk, Musevilik, Budistlik, Zerdüştlük solculuk değildir; solculukta Yezidilik, Kızılbaşlık da değil," dedi, ekledi: "Süryanilikte, İsraillilikte, Ermenilikte, Rumlukta, Hindistanlılıkta, Fransızlıkta da solculuk değildir; solculuk milliyetçilik değildir" dedi. İşte bundandı hep Türk solu, Kürt solu, Alman, Fransız solu gibi kavramların türetilmesinden ifrit olması. "Sol insandı, sol sınırsızlıktı, sol sadece insanın insanlaşmasını önceliğine koyan felsefi bir yaşamdı" dediğinde birkaç kişi daha masasına yanaşmıştı.
Nazik olanı, kibar olanı, ince olanı, saygılı olanı, anlayışlı olanı, üreteni, seveni, sevileni seçerdi sol. Bundandı düşmanlığı, kavgayı, savaşları, entrikaları reddetmesi; bundandı güzelliğin peşinden koşması Hayri'nin.
Kötülerin çok az ve örgütlü ve güçlü olmaları, ellerinde ölüm aletleri taşımaları engel değildi biz olmak için. "İyi olmaktan vaz mı geçelim bu durumda?" dedi de, dediğinde de sarı güneş tam tepesindeydi. Arsız bir bal arısı da başının etrafında vızıldayarak dolanıyordu; kovuyor ama öldürmek aklının ucundan geçmiyordu.
İki kolu güneşte kalmış, kaldıkça kavrulmuş, kavruldukça yanmış koluna baktı; baktı da nehir gibi kabarmış damarlarını gördü. Yarın erkenden kalkıp inşaata gideceğini, güneşin altında demir bükeceğini, düğümler atacağını anımsadı. Zor sunması gerekirken, hiç aldırmadan elinde çevirdiği portakalı soydu, dilimlere ayırdı.
Giyindi, bitmişti mesaisi. Sol partinin bürosuna gidecekti; sanki solcu hiç yorulmaz der gibi. Ve derdi de: "Solculukta emeklilik olmaz."
"Halk her hâliyle güzeldir," demesi güzel bakışından gelmiyordu sadece. Solcu insana güzel bakar, duygularıyla bakar, hep baktı da başka türlü bakamazdı. Bazen derdi: "Daha güzel nasıl bakarım?" Çabaladı daha güzel bakmaya; çünkü inanıyordu, her baktığı yer daha da güzel kalıyordu. Bu da onu beter sevindiriyor, "Tam hakkını vermeliyim her bakışımın, yoksa haksızlık olur. İnsana haksızlık yapamam," diyor, bunu derken fena kıvançlanıyordu.
Bakındı paydos eden amele arkadaşlarına, eğildi. "Onca yıldır sönmedi sol, bundan kelli de sönmeyecek sol," derken yüzünü ovalaya ovalaya yıkıyordu.
Seviyordu insanı. Aslında itiraf etmek gerekirse ona güzel baktıran biraz da Oğuzhan Müftüoğlu'nun yazılarıydı. Her yazısını, her kitabını içselleştirerek okur, konuşmalarında ondan alıntılar yapardı.
Nedenleri çoktu, neden sorusu gibi. Neden sorusuydu ona öğreten, ama doğru öğreten, bilmediklerini bildirten. Neden solcuları öldürüyorlar demedi, biliyordu nedenini. Biliyordu kötülüğün iyilikten, güzellikten korktuğunu; biliyordu iyi yaşarsa, iyi çoğalırsa yeri daralacağını, yeryüzünden silinip gideceğini. Biliyordu da bundandı pusuya yatması, kapanlar kurması, her yolu mübah görmesi.
Kaybettiklerini düşünmenin zamanı her zamandı. Sahip olmayı hak ettiği ama sahip olamadığı şeyleri de düşünmenin zamanı da her zamandı; yoksa mevcut gücüyle neleri başaracağını düşünemezdi.
Baktı vakte, geç kalmamıştı Avukat Halil Güllüoğlu'nun anmasına. Giderken Hasan Hüseyin Korkmazgil'den şu şiiri okudu, içten okudu. O an gümbür gümbür halk otobüsünde okumak istedi, isteği o an isteğinde kaldı:
"Bilmiyorlar ipler kimin elinde
Kim oynatır bu kuklayı bildikleri yok
Cepte mangır, elde silah
Vuruyorlar yarın için çırpınanları
Vuruyorlar vurur gibi açlığı
Vuruyorlar vurur gibi yokluğu
Vuruyorlar kendi kardeşlerini."
"Bugün de hava kapalı, belli ki bu yıl da kapalı olacak; gerilerde bıraktığımız çok yıllar gibi. Güneş insana küsüp gitmiş, ne zaman gelir belli olmaz. Kötülüklerimizi çıkartıp insanlığı giymemize bağlı bu," dedi, bunu da inanarak söyledi; hava durumundan, yönetenlerden hep şikâyetçi olanlara.
Bu gözler, şimşek gibi gözler, canlı gözler; kah gülerek, kah hüzünle bakan ama her daim temiz bakan bu gözler çok kişi gördü, çok tanıklık yaptı; yaptı da bir tek solda kaldı, solda anlamını buldu.