"Kolkola girip yürüyelim mi, bak gör o zaman nasıl da güzel yaşlanıyorum," dediğinde henüz bir saniye geçmiş ya da geçmemişti, yürürken yüksek perdeden kendisine anlattıklarını düşünmeye başlamıştı bile.

Unutkan değildi ama son zamanlarda sürekli unutuyor, bir şey sorulduğunda, bu isim de olabilir, hemen aklına gelmiyor, önce hemen bulacakmış, söyleyecekmiş gibi dudakları oynuyor, ama anımsaması bazen biraz zaman alıyordu, ama yine buluyordu. Doğrusu unutkanlığı Alzheimer'dan kaynaklı, nörolojik bir sorun değildi; durmadan aklı çok karışık oluyor, aynı anda birden fazla şey düşünüyor, birden çok sorusuna yanıt arıyordu. Bu hâli de onu hiç kaygılandırmadığı için telaşlanmıyordu, hatta hâlinden gayet hoşnuttu.

"Kötülük neden yorulmuyor?" diye bir soru daha sordu ve ardından, "Sürekli kötülük kazanıyor, ta özel mülkiyetin icadından beri bu böyle; yoksa aslında iyilik denilen kötülük, kötülük denilen iyilik olduğu için mi? Biz mi kavramların yerini değiştirdik? İyilerin azalması, iyiliğin kötülük karşısında yorulmasından mıydı?"

Aslında soruları severdi, sorularına yanıt aramak da heyecanlandırırdı, şimdiki gibi.

"Değer görmediğin yerden kaç oğlum," demişti annesi, bunu anımsadı. Anımsadığında da titredi ama yersiz bulmadı, alakasız buldu; alakasız bir anda da anımsamıştı.

Yanlıştan kaçmaması gerektiğini okuduğu Marksist kitaplardan edinmişti, kalacaktı; kalması gerekiyordu; yoksa bir daha o kişi tarafından asla değer görmeyecekti; kaçarsa değer vermenin ne demek olduğunu ona öğretemeyecek, önemli hatayı düzeltmemiş olacaktı.

Bunları zihninde sırasız sıralı düşünürken yanında arkadaşları vardı, birazdan, "Faşizme, oligarşiye karşı..." diyerek dergi satışına çıkacaklardı. Bu eylemlerin uzmanı olmuştu; kuşlama yapmak, duvarlara yazılar yazmak, duvar gazetesi hazırlayıp asmak ve afiş asmak... Afiş dedi de, afiş konusu her geçtiğinde Kasım Gülek Köprüsü'nden inişte Toprak Mahsulleri'nin görünür duvarına Nizamettin Orhangazi'nin afişlerini asarken çok millicilerin(!) silahlı saldırısına uğramış, o esnada İsmet Gökdemir yaralanmış, olay yerine bir polis otosuyla hastaneye derhal yetiştirmişti.

Borsa Lisesi'nde okuyordu, okulda tanımayan elbette vardı, olması normal, ama azdı; görmemiş olanlar da adını duymuştu, görmeyenler görünce de, "Demek Sefa bu!" diyorlardı. "Söylendiği gibi azılı bir solcu imajı vermiyor," demelerinden sonra özellikle kızlar, "Ayol bu, birini dövmeyi bırak, birine höt bile diyemez," diyorlardı, bunda da pek haklı çıkıyorlardı; o an gözlerine pek sevimli geliyordu, çoğu ise hemen tanışmak için can atıyordu. O ise, “Solculukta asıl mesele çok sevilmek, hayranlık duyulmak değil, sevmektir; yürek gerektiren budur," diyordu; diyordu da aklı fikri sol mücadelesindeydi, kurtuluş tek olamazdı...

Sandığımız insanlar sanmadığımız gibi, sanmadıklarımız da sandığımız gibi çıkarken o, karşımıza sandığımız biri gibi çıkıyordu her defasında.

Bir gram sızlanmayan, bir gram şikâyet etmeyen bir adam yapıp çıkartmıştı solculuk; oysa her edilgen, her cimri insan gibi sızlanabilir, şikâyet edebilir, daha ileri gidip pişman olabilirdi; bunun için nedenleri fazlasıyla sıralayabilirdi ama o, bunları bilerek sol düşünceleri seçmiş, solculuğun başlı başına meşakkat olduğunu, milliyetçiler ve radikal İslamcılar tarafından dünyasının cehennem yapılacağını biliyordu; biliyordu da illa da onurlu ve insani yaşam diyordu, başkaca bir şey telaffuz etmiyordu.

Ortalıkta, haberlerde, mecliste dönen saçmalılıkları, saçmalık değilmiş gibi, halkın çıkarınaymış gibi gösterilmesinden anlamıştı mevcut sistemin hiç de halktan yana olmadığını. Bilinçle üretiliyordu sorunlar, çürüme bilinçle yapılıyordu, insan çürürse tehlike olmaktan çıkar deniyordu; buydu onu —zevki sefa içinde duyarsız olması gerekirken— solcu yapan.

Her fikri iktidarların sinir uçlarına dokunuyordu, daha fazla dışarıda kalamazdı; pusular da fayda etmemişti, mapusa atılmalı, ayar verilmeli, gözü korkutulmalı, solculuktan döndürülmeliydi; yoksa kapitalistlerin altını milim milim boşaltması sürecekti.

Çok fazla gecikmediler, tutuklandı, çok tehditler aldı; bu tehditler babasına, annesine, kız kardeşlerine kadar uzanınca Zillidede Mahallesi'nden taşındılar. Evinin önünde, sokak başlarında pusular kuruldu; karakola, emniyete götürüldü, hücrelere kondu, oradan alındı, askerî mahkemeye çıkarıldı. Hâkim bir dosyaya baktı, bir ona, tutuklama kararı verdi. Kararı açıklamadan önce ona yukarıdan bakarken —o esnada dudağını hafifçe yaydı, yüzüne ekşi bir ifade geldi— "Burada neden olduğunu biliyor musun?" diye sordu.

"Burada neden olduğumu biliyorum," dedi; dedi de ne zaman kurtulacağını bilmediği bir yolda iki askerin arasında tomurcuk bir gül gibi adımlıyor, esiyordu; eserken etrafına yine de kem gözle bakmıyordu, esiyordu sadece, eserken esintiye sol tohumlar bırakıyordu…