Vazgeçmedi insandan, hiç vazgeçmedi soldan, vazgeçmedi kendinden, sevdi, durmadan sevdi, sevdi de, nice aşklara saldı kendini, nice eylemlere saldı... Oralarda bulmuştu kendini, oralarda beslendi, serpildi, dağıldı, ekildi, ekildi de çoğaldı, çoğaldı da bir başınalıktan kurtuldu, kurtuldu da eline aldı dövizleri, pankartların bir ucundan tuttu, sokaklardan geçti, meydanlara indi, baktı, baktı da biri gördü, birdi herkes.

Kendine odaklanmayı severdi, odaklandıkça kendini daha çok görüyor, insanı kendinde daha çok buluyordu, zalimlerin zulmünü, işkenceleri, yoksullukları, nesline hainleri de görüyor, en çok aile içinden çıkan hainlere üzülüyordu.

Sokaklarda, okullarda, bir de babasından etkilenerek solculaşmıştı Necmettin, solculaştıkça kapitalizmden uzaklaştı, uzaklaştıkça solculaştı, kumrulaştı, sevildi güvercin gibi, "İyi ki genç yaşlarda başladım," dedi, dedi de güneş doğdu mapusa, fareler kaçarak lağımlarına girdi, toprak ısındı, domateslerin kokusu bir mapusu doldurdu.

Kahvaltı yapmak için masaya oturduğunda, "Solculuk menüde yazılmaz, yasaktır, suçtur, ama olmayınca hemencecik hissedilir," dedi, çorbasına tuz ekledi.

Bir yanı uzun sıla, bir yanı hemen yuvaydı, ta Mamak mapusundan kapıp getirilmişti Ceyhan mapusuna. Yani bir yanı oydu, bir yanı soldu, solmadı hiç.

Yaşamak dedi, yaşamayı ertelemeden, anı anda yaşamak, yarından hemencecik önceyi, dünden hemencecik sonrayı atlamamaktı yaşamak, dediği günden beri atlamadı bulunduğu anı, severek, kaçırmadan anları anlaştırdı. Madem çengerekler sevmemeyi öğretiyor, ben de sevmeyi öğretirim, ta ki "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek," dercesine dedi bunu da.

Akşam olunca çekilirdi sessizce yatağına, zaten sessizdi, -bir futbol oynarken sesliydi, iki de bir hakeme itiraz eder, yenilince, bir de Oğuzhan tarafından çalım yiyince sinirlenir, çatacak yer arardı, o hâllerinden kaçılırdı- yatağına bir uyumak için girmezdi, okuyacağı kitaplar onu beklerdi, bilinçli bir okurdu, abur cubur okumazdı, ihtiyaç duyduğu kitapları seçer, sıraya koyardı. Kitap sevgisi onu sürükleye sürükleye götürüyordu, -o mu kitapları sürüklüyordu, kitaplar mı onu, bu bir tartışma konusuydu, bunu belirlemek imkânsızdı- götürdü götürdü, kitabevi açtırmaya kadar götürdü...

Kitapların sayfalarında katır tırnağı çiçeği, limon, badem, çilek kokusunu, bir de insan terini bulur, solur, soludukça genzi açılırdı.

Bir yanı koca yürek olmuştu, bir yanı basılmış kitaptı, bir yanı koşarak gitmek, bir yanı hemencecik serpilip boy atan pabuç yapraklı çınardı.

Bir kitap sadece kâğıttan ve mürekkepten ibaret değildi onun için, bir kitap sadece insana hoş vakitler geçirtmez, -ki bir kitap okunuyorum diyerek kitap olmaz- insana dokunur, onda devrimler yapar, okuyan da devrimlere girişir, her karanlıkta bir şinanay olur, olur da kendisiyle gönençlenir.

Kimilerine göre kitap okumak için kitabevi açtı, kimilerine göre okumayı çoğaltmak için açtı, kimilerine göre hayatını sürdürmek için açtı, kimileri de şöyle diyordu, "Daha iyi yapacak başka ne işi var ki, en iyi anladığı işi yapıyor."

Şunu diyen de oldu:

Matbaanın varlığından, gücünden, aydınlığından korkan, korkup da ta Fatih'ten beri üç yüz yıl yasaklanmasına inat olsun diye kitabevi açtı İzmir Kemeraltı'nda.

Sonuçta severek yaptığı söyleniyor, bu sonuca da gelenler kitabı eline aldıklarında tozun kalkmamasından varıyorlardı.

"Bir kitap etkisizleştirir nefreti, temizler kiri," dedi, dediğini de pembe kâğıda yazdı, hemencecik göreceği yere yapıştırdı.

Sabahın köründe uyandı, kapılar açılmadan önce uyandı, koşmaya hazırdı, -ki onun için koşmak en çok stres atmaktı- açık görüşe de hazırdı, bayram açık görüşünün son üçüncü günüydü. Ziyaretçisiz kalmadı hiç, kapıda ilk görünen annesi, hemen ardında babası -Kemal amcamız- oldu, oldu da hemencecik koştu, sarıldı; devrime, inançlarına ve tüm yoldaşlarına sarılır gibi sarıldı, o an mapushane özgürlüğe kesildi.