"Hangi kavgaşımın anısını yazdıysam kuşlar kondu gölgesine. Gelip giderken şiir okuyun üstüme," diye yazdığım, yazıp da yapıştırdığım sözümü pek tutmuştu.

Ürettikleri kendisiyle yüzleşiyordu, kendisi de kendisiyle. Bu da onu kendisini aşmasını sağlıyor, içindeki güzelliklerle hem kendisini hem çevresindekileri buluşturuyor, böylece bu hayatta iyi ki iyiler de var dedirtiyor, umudu çoğaltıyor, yenilgileri kalıcılaştırmıyordu.

"Yenilmek de, ikinci olmak da güzel," dedi, dedi de buna inanarak dedi. Biliyordu her mücadelenin bir de yenileni olacaktı; yeter ki bu yenilgiye hile katılmamalı, dedi. Dediğinde aşkından gelen mektubu açtı, okuyup yerine koydu. Koyduktan sonra daldı anılara, tatlı bir tebessüm yayıldı sıfatına.

İzlemekten hoşlandığı kadar izlenirdi de; en çok da bir mitingde, bir protestoda. Ta üniversiteden beri bu böyleydi. İzlenirdi, izlenmezse rahatsız olurdu. Polislerin hemen içinden, panzerlerin arasından düşman ve keskin, ama daha çok notlar alan bakışlarla izlerlerdi; hemen koşup gidip raporlarını bırakırlardı amirlerin masasına.

Ben de izlemeyi severdim onu, eğlenerek izlerdim, hayran hayran izlerdim; volta atışını, oturup kalkmasını, yazmasını, konuşmasını... İnce esprilerini kaçırmazdım. Ta Mamak'tan geldiği andan bu yana, koridorda elinde bir poşetle beklerken gördüğüm, hoş geldin dediğim andan beri...

Para güçtü bu çağda ve makyajdı da. Ne kirler örtüyordu, ırz düşmanını edepli yapıyordu, o derece. "Güce giden her yol mübahtır," demedi, hiç demedi. "Güç iyiliktir, iyiliğe her yol gitmez, her yol da mübah değildir," dedi. Dediğinde de huzuru yakalar, bir daha bırakmayacak gibi tutardı.

İç huzuru olandı Mehmet Ali. Pişmanlıkları yoktu; hataları ise bilerek yapmadığı, art niyetsiz hatalarıydı. Birinden bile helallik istemeyecek kadar düzgün yaşıyor, bu düzgünlüğü de Mahir'in fikirlerinden alıyordu. O fikirlerdi onu sevimli hâle getiren, o fikirlerdi güzel konuşturan, güzel baktıran, ihanete sürüklemeyen, güven verdiren.

Türkiye, özellikle 70'li yıllarla birlikte tam tamına insan soyuna yakışmayan bir sürece girdiğinde, girdirenlerin kimler olduğunu bilecek kadar birikimliydi. Yönetenler ve yönetenleri besleyen sermayeydi. İşte o da bu, derdi; derdi de tam da bu süreçte ya insan evladına yakışır gibi kalacaksın ya da insanı içine çeken iç savaşta kırıma uğrayacaksın. Bunu yapamayanlar kırıma uğradı diye yazılar yazdı. Yazdığı bir yazının sonuna gelirken hemen kenara şunu gerekli not gibi düştü:

"Dünya en büyük mutluluğu kapitalizmi yenince yaşayacaktır."

Bunu daha sonra koğuşta toplanılmış, revizyonizm ve geriye dönüş meselesi konuşulurken de demişti.

Her savaş sonrası olduğu gibi iç savaş sonrasında da insanlar önceki gibi olamadı. Bin beter oldu, iflah olmadı, kendine gelemedi; acınası hâli daha da acınası oldu. Olamadı da, dermansız hastalığa yakalandı. Eline verdiler din kitabını, soktular tarikatlara; başta beyinleri olmak üzere cebinde ne varsa, ne yoksa bir güzel aldılar. Gıklarını çıkarmadan verdiler... Solun güzelliğinden koparıldı, bir daha kendisi olamaz hâle geldi insan.

Oysa sol öyle mi? Savaşların olmadığı, ölüm fermanlarının çıkarılmadığı fikirdi sol. Fikirdi dedi, çünkü sol ülkemizde sadece bir fikirdir; toplumsal iktidarı henüz ele geçiremeyen...

"İç savaş durmadı, sonradan hemen devam etti. Adına Kürt-Türk savaşı, adına bölücü savaşı dendi, böyle gösterildi. Aslında bu savaş kardeş savaşıydı, bin yıllık kardeşliğin savaşıydı; bu savaş kirli bir iç savaştı," dedi. Dedi de bu kardeşliği bozdurmayacağız der gibi dedi, yer yer dedi.

Bir satıcı geçiyordu geniş ekranından. Makalesinin bitimine yaklaşmamıştı henüz. Doldurmuştu tablasını. "Tarlalar, bahçeler, vadiler, çaylar, dereler, fabrikalar, limanlar, satılık insanlarım var," diyerek uzatıyordu bir de sesini. Baktı; satıcı da şaşırıp baksaydı gözlerine insanlığı görecek, o an hemencecik insanlığa dönecek, bir daha ebediyen çıkarları için insanlıktan çıkmayacaktı. İşte bu satıcıların ipliğini pazara çıkarıyordu bu makalesinde.

Üzerinde bir çift göz vardı. Bu göz, eksik yanının gözüydü ve bu göz oldukça hayatının rotasını kaybetmeyeceğine, beslediği, büyüttüğü aşkla inandı. Güvendi elinden tutan o gözlere...

"Mapusta olduğuma bakma, bakma prangalarıma, görmediğim zaman ortalığa düşüp seni arıyorum," demişti. Sabırsızca da eklemişti hemencecik:

"Yaşıyorum kıvamında, açık seçik günümüz meselelerine sızan bu aşkı."

Sonu sevmezdi bu yüzden; ilkleri oldu, hep ilkleri: ilk sözü, ilk notası, hep ilk aşkı...