Baktıkça baktı, ona bakanın hayalleri baktıkça parlıyordu; onun bize hissettirdikleri mi parlatıyordu, bizim ona hissettiklerimiz mi? Pırıltısında daha bir inançla yürüyorduk, güvenle yere basıyor, solcu olmamızdan dolayı başımıza geleceklerden sakınmıyorduk.
Bu çakmak taşı gibi çakan gözler, destan olup dilde gezen, yola meşale olan gözler; çok kişiyi gören gözler, tanıyan gözler hemen ayırırdı düşmanı dosttan.
Herkes ona benziyordu da, o da kendine benzetiyordu yakınlarını. Gittiği yol yol değil diyenler de oluyordu, bu yolu insanlığın insanlaşmasına açılan yol olarak görenler de vardı.
Özlemini, ütopyalarını yenileye yenileye, kötülerden saklaya saklaya taşıyordu; tıpkı elindeki kova gibi, kovanın içindeki boya gibi, boyaya bandırılmış fırça gibi.
Boş bir duvarla karşılaşmaya görsün; çemirler kolunu, en güzel “kahrolsun”u, en güzel Ulaş’ı, en güzel Cevahir’i, Deniz’i, İbo’yu, Mahir’i o yazardı; yazardı da “benim” diyen solcusundan iyi yazardı. Ünü bir Çukurova’da bilinirdi ama itinayla polisten hep saklanırdı; duvarların ve sloganların yetim kalmasını istemiyorlardı.
İki birden çıkınca aşktı; ikinin de biri sevmesiydi aşk. Böyle bakardı aşk meselesine.
Ve dilde en çok bağlaçları sevmesi de bundandı; bundandı dili dile bağlaması.
Sevdi —öyle bir sevdi ki henüz tarih bile içselleştiremedi bu aşkı— iki kızının anasını; bu kuvvetli, bu sarsılmaz sevgisi insanı sevmesinden geliyordu. Geliyordu da sevgi de kurtulamadı, kaçamadı daha fazla Firavun’un zabitlerinden; saklanamadı daha çok. Bir geceler değil, gündüzlerde ihanete soyunmuştu.
Sorgulardan geçti, askılarda sabahladı; sabahladı da yine de bilemedi polisler, insanları birbirine ilikleyen duvar yazılarını kendisinin yazdığını.
Bu özlemle voltalara vuruyordu kendini; çıkacak, yine yazacaktı duvarlara en görkemli ve inci gibi harflerle arkadaşlarının adını.
“Katil Kenan” yazdığını hayal etti; ettiği an yüzüne neşe serildi, mapusluğu bir an unuttu. Sonraları da çok unuttu mapusluğu; düşünde durmadan sızdı dışarıya.
Korktular ondan, kaçtı kaçacak gibi hallerinden. Sürüldü mapustan mapusa; sürüldü, en son Kırşehir’e sürüldü. Yine bir sancı saplandı beynine; koğuş arkadaşlarıyla başladı UNESCO Rekorlar Kitabı’na girecek olan firarı örgütlemeye.
Kaçtı, ta Mersin’e kadar kaçtı; durmadan kaçtı. Kaçtı da hemencecik yakalandı üç arkadaşıyla. Bu kez doğru Malatya mapusuna sürüldü. Durur mu, durmaz; durmayan durmaz, durmayan durdurulamaz. Durmadı da; alışmıştı bir kez durmamaya. Hemencecik dâhil oldu tünele. Bıraksalar yemeden içmeden, gün yüzüne çıkmadan kazacak, kazacak, hep kazacaktı. Sindiremiyordu yakalanmayı. Az kalmıştı hedefe, sayılı metreler kalmıştı; yine bir destan yazacaktı en çıplak duvarlara. Yine “kaçtım” diyecekti, “bizi zapt edemez duvarlarınız” diyecekti. Diyecekti de diyemedi; dedirtmedi bir hain, bir ispiyoncu. Elleriyle koydukları gibi buldular tünelin giriş kapağını. Kesildi, sütten kesilir gibi yemeden içmeden kesildi; hazmedemedi. Hazmedilecek gibi değildi ihanetçinin ihaneti.
Yitirme sadece bir tek ihanetle gerçekleşmiyordu; yaşarken insanın kendisini kaybetmesi de bir yitimdi, hele ki yoldaşlarını...
Kim bulduysa ihaneti “kahrolsun” dedi; yürekten dedi, mertçe dedi, öfkeyle dedi. Dedi de “savaşı bulan, ihaneti hemen buluyor ne yazık ki” dedi. Pekâlâ biliyordu her fenalığı; savaşı, ihaneti, kalleşliği, pusuyu atalarının bulduğunu, torunlarının sürdürdüğünü. Bunun da mülk sevgisinden, mülk hayranlığından türediğini biliyordu. Biliyordu da tüm bunları sevgisiz büyüyen torunların sürdürdüğünü de biliyordu. Bilmesi bir kez daha yüreğini yaktı; yaktı da fena yaktı. İnsanoğlu ne çektiyse şu ihanetten çekti; Ali de çekti.
Derdi ki insana: “Yoldaşlık, insanın önce kendi kendisine acımayı öğrenmesiyle başlar.” Derdi de çok kişi kulak ardı yapar, sonra yüzleşir; yüzleşince dikkate almadıklarına kızarlardı.
Yoldaşlarıyla bir oldu, çaldı aşkı; ateşi çalar gibi. Birleşe birleşe çoğaltıyor bereketli duvarları, duvardaki dili, dilden kalbe dökülen sevdaları...
Sonra dedi ki —derken öyle bir samimi dedi ki, derken öyle bir sevecen dedi ki—: “Öyle bir sevin ki solcuları, tüm kentler devrime kesilsin. Çünkü solcular sevdi insanı, insanlıktan ötürü sevdi insanı.”
Sevdaları, insanı duyarlı yapan sevdaları sevdi; sevdi de kendini korkusuzca sevdalara saldı. Saldıkça baktı ki güzelleşiyor, yine saldı; hep saldı. Şimdi durmadan salıyor kendini zincirsiz, hesapsız sevdalara. Saldı, saldı da salarken tanımladı aşkı —aşkı ilk kez icat eder gibi—:
“Aşk aklın yitirilmesi hâli değildir, aklın başa gelme hâlidir aşk,” dedi; dedi de bir daha dedi.