Hangi ahlak dışı konu olursa olsun bunun savunulabilir olmasının normalleştiği bir dönemi hep birlikte yaşıyoruz.
Meclis çatısı altında kadrolaşma ve torpil iddiaları karşısında ülkeyi yönetenlerden biri göğsünü gere gere “Utanmıyoruz” diyebiliyorsa, acaba gelip dayandığımız yer neresi şimdi?

Her geçen gün dünü aratır hale geldi. 21 yıl önce, çocuk yuvalarında işkence iddiaları karşısında dönemin devlet bakanlarından biri, “Her yurtta çocuk muhbirlerim var” diye övünmüştü.
Çocuklarının eğitim giderlerini karşılayamayacak kadar yoksul ailelerin emanet ettiği çocuklar, bir cemaat yurdunda yanarak ölüyorsa buna kader diyebilmek ya da onlarca çocuğun istismarı karşısında “Bir kereden bir şey olmaz” diyenlerin bir ülkede kadın ve çocuklardan sorumlu bakan olması, ya da bunca iğrençliğin sıradanlaştırılması mı daha acı?

Denizlerin kirlenmesi, derelerin, göllerin kuruması, ormanların yok edilmesi, tarım alanlarının imara açılması, ülkenin dört bir yanının zehir kusan tesislerle çevrilmesi ve bunlara karşı çıkan kim varsa hain ilan edilirken, sokaktaki gündem hızla değişiyor.
Açlık, yoksulluk, eğitimden kopuş, gittikçe derinleşen kriz, adaletsizlik, hukuksuzluk ve etrafımızda bir ateş çemberi...

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, bir konuşmasında çocuk ve gençlerin eğitimden koptuğunu, 72 yıl önce kapatılan Köy Enstitülerinin ise çocukları okulsuz bırakmamak gibi bir amaca sahip olduğunu söylemişti.
İnsan hakları, demokrasi, çocuk ve kadınlara sahip çıkmak, hiç kimseyi sahipsiz bırakmamak, laik ve ahlaklı bir yaşamı savunmak, kamucu politikalardan yana olmak...

İşte sol göğsünün altındaki cevahiri karartmayan o güzel insanlar ne yazık ki 70 yıldır hep bir yerlere savrulup durdu.
Demokrasi, barış veya yaşama dair onurlu ve erdemli ne varsa taraf olmanın da bir bedeli oldu hep...
Bu kitle gün oldu, tepeden tırnağa kirlenmişliğin orta yerindekiler tarafından linç edildi, iftiraya uğradı, itibarsızlaştırıldı, vatan hainliğiyle itham edildi...

Bir de çağdaş döneklerimiz oldu... Vicdanlarda sabıkalananların tarafını seçtiler. Oysa onların hiçbir zaman toplumda kalıcı yerleri olmadı. Birer düşkün olarak tarihteki yerlerini aldılar ve almaya da devam edecekler.
Bir kadın ve çocuk mezarlığına dönerken birçok yer, Nihat Behram’ın dediği gibi: “Yas mı tutmalıyım onurlu ölüme / halkın gözlerini dolduran çizgilere / umudu mu çağırmalıyım?”

Aslında bilmiyor değiliz bir yarınsızlığa nasıl sürüklendiğimizi, bu karanlığın üstümüze nasıl çöktüğünü...
Şimdi olması gereken zamana bırakmak değil, geçmişte kalmak değil, onurlu bir geleceği kurmak için adım atmaktır.
Hakkın olanı istemek, itiraz edebilmek ama tek başına olmaz bu.
Sen de ses ver ses verenlerin sesine... Sen de diren, sen de yürü üstüne kötülüğün... “Nasılsa yürüyenler var” deme.

Ve tabuları yıkmadan olmaz bunların hiçbiri... Nazım ustanın dediği gibi:
Geçtim putların ormanından
Baltalayarak,
Ne de kolay yıkılıyorlardı.