Bir gün uyandığımızda hangi mevsim olursa olsun üstümüze güneş doğacak, tohumlar filizlenecek, çiçeklenecek bütün şehirler. Derin uçurumlar olmayacak insanların arasında. Bir çocuğun sevinciyle bakacağız yüreğimizle güzelleştirdiğimize varsa işte. Umut iyidir, hayal de iyi.
**
Bir gün uyandığımızda bir karanlık çökmüştü bütün kentlerin üstüne. Başlarken yeni bir gün, toplu katliam haberleri gelmişti. Bir günde, bir saatte, bir dakikada can verir mi 300 insan? Elleri karalı, elleri nasırlı, yarınları çalınmış emekçiler... Kimi daha ömrünün baharında, kimi çoluk çocuğunun ekmeğinin derdinde... Kimi hiç yaşamış gibi göçüp gittiler, geriye hiç bitmeyen acılar bırakıp...
**
Bir gün barışa uyanacağız. Önce kendimizle barışacağız. Sonra bütün kini, öfkeyi yok edeceğiz. Buza vurmuş yüreğimiz ısınacak, sevginin denizindeki ütopyamıza koşacağız hep birlikte. Umudun çağlayanı olup akacağız işte, hep birlikte uçsuz bucaksız okyanuslara...
**
Kaç kez uyandık hatırlıyor musunuz, kanın gövdeyi götürdüğü günlere? Ankara Garı’nda, Suruç’ta, Antep’te bir düğünde. Bir yandan bayrak bayrak tabutlar inerken, yoksul mahallelere, gecekondu semtlerine, köylerdeki sıvasız evlere. Sonra sokakta vurulan 12 yaşındaki kız çocuğunun kokmasın diye günlerce derin dondurucuda saklanması ve OHAL ilanı nedeniyle hastaneye bile gidemeyip sadece ağlayan bir ailenin çaresizliği...
**
Öyle bir güne uyanacağız ki, kızıl güllere bezenmiş bütün aydınlık özlemlerin gerçeğe döndüğü. Gerici, Osmanlıcı dayatmanın, yaşam tarzına müdahalenin, din istismarının, yalanın, iki yüzlülüğün ve lanet olası kuşatmanın, ablukanın dağıtıldığı... Çocukların okula aç gitmediği, hiç kimsenin yatağa aç girmediği...
**
Biz kaç kez uyandık güne işçi kıyımıyla, kirli bir gömlek gibi atılmak, kapının önüne koyuluvermek. Kaç kez daha uyanacağız bir ülke tarihine düşen ve hiç silinmeyecek kara lekelerle. Bir gün uyandığımızda yüzlerce çocuk bir tarikat cemaat yurdunda istismara uğramıştı, hani dönemin Aile Bakanı’nın “Bir kereden bir şey olmaz” dediği...
**
Biz o derin uykudayken küçüldü ekmeğimiz, eksildi öğünlerimiz, çalındı yarınlarımız. Tohumunu, toprağını korumak isteyen köylüyle jandarmayı karşı karşıya getirmek ne kadar da çirkin değil mi? Muhalifleri TV ekranlarında, dönülmek için yazılan köşelerde hedef göstermek, linç etmek; kadrolu tetikçiler eliyle ahlaksızlığın savunulması...
**
Beşikteki bebeklerini bırakıp cephelere koşan kadınlarımız vardı bizim. Destan, destan tarih yazan genci, yaşlısıyla, erkeği kadınıyla vatana sahip çıkan, kanını canını esirgemeyen...
**
Yeni nesil çeteler, kanlı hesaplaşmalar, derin yoksulluk, altüst olmuş bir eğitim sistemi, merdiven altı üniversiteler, işsizler, her rektöre sarık zorunluluğu isteyen sözde rektörler, kadın cinayetlerinin çetelesi, yüzde bilmem kaç bin artış, penceresiz ve tuvaletsiz otellerde kalan emekliler, şiddet sarmalı, kadın ve çocuğu bu kadar değersiz gören kirli, yobaz, yozlaşmış bir örgütlü cehalet... Peki tüm bunların sorumlusu kim?
**
Çember daralıyorsa, gittikçe bu ateş bir gün seni, beni de yakar mı acaba? Özgür, bağımsız, laik, demokratik bir Türkiye özlemi duyuyorsak, en demokratik haklarımızı elbette kullanmalıyız ve sesimizi yükseltmeliyiz. Tercihimiz kaderimiz oldu ama biz kaderci olmayalım. Umudu ve dayanışmayı büyütenler ve sol göğsünün altındaki cevheri karartmayanların mücadelesiyle göreceğiz güzel günleri...