Örgütlü bir cehaletin ayakta tuttuğu, değerlerin çürütüldüğü bir sistem, bir gün mutlaka ayrışmaya, bölünmeye ve yıkılmaya mahkumdur.
Her ne kadar bu örgütlü cehalet, örgütlü kötülüğe döndüğünde bile ona sırtını dönemeyen ve sırf çıkarları örtüştüğü için desteğe devam eden eğitimli kapitalistler ise her dönemde sadece kendi çıkarlarını düşünürler.

Fidel Castro’nun dediği gibi ‘’Kapitalizmi iğrenç ve tiksindirici buluyorum. Kapitalizm pistir, iğrençtir, yabancılaştırıcıdır. Çünkü savaşa, ikiyüzlülüğe ve rekabete neden olur.’’

Sonuç olarak, uzun süren her iktidarın bir sonu olacaktır.
Olmadık yanlışlara giriyorlar ve bir şekilde gidiyorlar. Hatırlıyor musunuz Bülent Ecevit’in son yıllarını ya da ölüm oruçlarını... 12 Eylül cuntası öncesinde dağlara taşlara Karaoğlan yazanların çocukları can verdi o ölüm oruçlarında.

Elbette yerel iktidarların da sonu olacaktır.
Hiçbir makam kalıcı değildir.
Gelecek kuşaklara kapkaranlık bir ülke ve dünya bırakmak için, önce laikliği ortadan kaldırmak için harekete geçilir.
İşte Suriye, Afganistan, İran örneği...

Laiklik bizim ülkemizde her ne kadar kazanılması gereken kaybedilmiş bir değer de olsa henüz bitmedi her şey...
Seküler toplum demek ahlaki değerleri olmayan bir toplum anlamına gelmez.
Hangi laik çocuk yaşta evliliği savundu?
‘‘Altı yaşında çocukla evlenilebilir’’ diyen gerici, laiklik düşmanı değil miydi?
Dinci vakıflarda çocuklara tecavüz olayını ‘‘Bir kereden bir şey olmaz’’ diye savunan aile bakanı laik değildi.
Müritleriyle iğrenç ilişkileri ifşa olanlar da laikleri kafir ilan ediyordu.
Bir başörtüsü ya da türbandan nefret devşirmek ne kadar da kolay değil mi?

Gezi direnişinde başları bandanalı, deri eldivenliler güya başörtülü bir hanımefendiye şiddet kullanmış, yere düşen kadının üzerine idrar yapmışlardı. Bir aya kalmayacak görüntüler yayınlanacaktı.
Gezinin üzerinden 13 yıl geçti ama hâlâ ortada ne ispat, ne tanık ne de bir görüntü yok.Peki aynı türban ya da başörtüsü hassasiyeti ağaçları, dereleri savunan, siyanürlü altın aramasıyla toprakları yokedilen kadınlara neden gösterilmedi.

Tohumu, toprağı, ağacı, ormanı, ırmağı korumak isteyen başörtülü kadınlara karşı neredeyse her direnişte gaz sıkılmadı mı? İsrail’e tepki gösteren gencecik türbanlı kadınlar gözaltına alınmadı mı?

Din, elbette gerici tarikat ve cemaatlere bırakılmayacak kadar önemlidir ve Diyanet İşleri Başkanlığı da bunun için kurulmuştur.
Laikliğin olmadığı yerde çürüme başlar ve Diyanet de bunun benzer örnekleri arasındadır.

Önceki dönem Diyanet başkanı, ‘"Peygamberimiz, yemeği sulu yaptırırdı... Yanında ekmeği bol tutardı... Günde bir öğün de makarna yerdi... Eti ise Kurban Bayramından Kurban Bayramına tadardı..." diyordu.
Oysa peygamber döneminde makarna yoktu...

Yoksulluğu övmek, yoksulun ahirette peygambere komşu olacağını söylemek, toplu ölümleri kader fıtrat saymak, takdiri ilahi diye işin içinden sıyrılmak seküler toplumlarda olmaz.
Ölümler, intiharlar, kadın cinayetleri, yoksulluk, işsizlik, geçim derdi, açlık sınırının altına düşen sefalet ücretleri, iş bulma umudunu yitiren ve devletin resmi kurum verilerine göre işsiz sayılmayanlar, suça itilen çocuklar, uyuşturucunun ilköğretim okullarının kapısına kadar dayanması; tüm bunlara karşı yapılan ise din bezirganlığı, kadercilik...

Sevgiyle, umutla, aşkla, alın terinin karşılık bulmasıyla, kadın ve çocukların, gelecek kuşakların daha yaşanılabilir bir ülke ve dünyayı kucaklaması için demokratik hakkımız sonuna kadar kullanmalıyız.
Bertolt Brecht’in dediği gibi ‘‘Kurtuluş yok tek başına...’’ Yani örgütlü mücadele. Toplumsal bir muhalefet... Ve yine Brecht’in çok önemli bir sözünü de unutmayalım: Yazıklar olsun kurtarıcı bekleyenlere...

Unutmayalım kaderimizin bir tercih meselesi olduğunu...