"Şuradan bir çıkayım, şu metal ve postal seslerinden bir kurtulayım; kurban kesmeyeceğim elbette. Allah’ın izniyle de demeyeceğim, çünkü bu haksızlıkları yaşayan herkesin bildiği gibi bizim geleceğimiz ne bizim elimizde ne de annemizin/babamızın... Dillerinden düşürmedikleri, her yaptıkları haksızlıkta ‘Allah böyle istedi’ diyerek Allah’a yükleyen, her hırsızlıklarını gönderilen bir ayetle haklılaştırmaya çalışan Siyasi Tanrıların elinde..." dedi kadın.
Boşa demiyorum; çoğalınca yoksulluk, ahlaksızlık da çoğalıyor. Bir ülkede çoğunluk yoksulsa, azı zenginse orada üç şey tavan yapmıştır:
Fuhuş, hırsızlık ve yalan.
"Şuradan bir çıkayım, yani şu dipsiz kuyudan... Serbestsin dediklerinde adım attığımda eğilip hemen öpmeyeceğim toprağı. Bu topraklar, bizim sandığımız, bayrak diktiğimiz, canlılara ait dediğimiz toprakların kaç karışı kaldı temiz?" dedi adam.
Satıldı, satılıyor santim santim. Hiçbir toprak parçasında huzur içinde yatamazken; aç açık uyuyan, geleceksiz oturan, salgınlarda kırılan, iş cinayetine, erkek cinayetine maruz kalan, yaşamları elinden alınanların yatamadıkları bu toprağı diz çöküp nasıl öpebilirim istekle?
"Şuradan bir çıkayım, kapılar bir açılsa, eli coplu gardiyanların arasında yürümekten kurtulsam; kurban keseceğim demiyorum, bunu yapmam!" dedi anne.
Bize kıyanlar çok oldu. Hiç istemediğimiz hâlde savaşın ortasına itildik; öldürmek, ölmek istemezken.
Karşı çıkanlar vatan haini ilan edildi. Hangi hakla bir anayı ağlatabilirim, bir çocuğu yetim bırakabilirim, bir eşi kurban ederek eşsiz bırakabilirim?
Sessiz bir canlıyı nasıl yere serip boğazına bıçak dayayabilirim? Böyle mi Allah katında affedileceğim, böyle mi sırat köprüsünden geçeceğim kurbanların sırtında? Buna inanmam!
Yeteri kadar kurban olmadık mı, vermedik mi yeteri kadar kurban; fazlasıyla sokak canlılarımızı katletmedik mi Siyasi Tanrıların emriyle?
"Şuradan bir çıksam, nizamiye kapısından adımımı bir atsam, eve gitsem midye gibi kabuğuma çekilmeyeceğim; sessiz sedasız olan bitene ağlamayacağım.
Ama önce hamama gireceğim. Biliyorum, zihnim temiz; orası kirlenmedi, kirlettirmedim, kirletmem de, en temiz yerim orası" dedi baba.
Tas tas su dökeceğim, sıcak su. Kirlerim yumuşasın önce; sonra kese atacağım her noktama, kurtulacağım, arınacağım tenimde bar tutan zindandan. Ne ses kalacak, ne cop, ne ranza, ne nem, ne rutubet ne de hakaretler... Sonra oturacağım masama, çekeceğim önüme bilgisayarı, yazacağım hikâyelerimi:
Eyy... Siyasi Tanrılar, savaşmak istemiyorum; siz rahat zenginleşesiniz diye öldürmeye gitmeyeceğim.
Hiçbir emperyalist devlete güvenip sırtımı kapitaliste dayayıp dağa çıkmayacağım; varlığımın gücünü insanlardan alarak yaşayacağım.
Barış demekten bıkmayacağım ama onurlu, ama insanın kazandığı barıştan yana tavır alacağım; bunun için insanın düşmanlarına övgüler düzmeyeceğim, onlara “Allah başımızdan eksik etmesin” demeyeceğim. Irkçı bir partiye “Türkiye için gereklidir” gibi methiyeler düzmeyeceğim.
Yine başladı yağmur. Hava koyu kara. Sabahın köründe baskınlar oluyor evlere. İftiralar başladı. Kara kara bulutlar peşi sıra geliyor. Gündüzler de gaybana. Şiddetlendi yağmur.
"Şuradan bir çıkayım, itibar derdine, makam derdine düşmeyeceğim. Ben itibarımı kendim kazandım, makamımı kendim yaptım," dedi dede.
"Şu dipsiz kuyudan bir çıkayım, parşömenlere sabırla, itinayla, göz nuruyla yazdığım öykülerimin bir aramada sakıncalı denilerek hoyratça el konulmasını yaşamadan, insanı yaşatmak için yazmak istiyorum" dedi nine.
"Şuradan bir çıkayım, kâğıt, kalem alacağım!" dedi torun.
Çıktı!