“İşkence insanlığın bulduğu en feci zulümdür,” dediğinde üstünden pek zaman geçmemişti.

“Türkiye hiç bu kadar toplu toplu tutuklanmaları, nezarethanelere atılmaları, toplu toplu işkenceleri, toplu toplu istif edilmeleri, toplu toplu zulmü yaşamamıştı,” derken ne kadar haklıydı. İşkencecilerin her biri birbirinden en birinci işkenceci olma çabasındaydı, işkence görmek için sıra bekleyenlere yetişemiyorlar, buna da üzülüyorlardı. İşkenceci arıyorlardı teşkilatta, işkenceyi severek yapanlar işkence ekibinde kalıyordu. Sevmek gerekiyor işkenceyi, bir sevdiler mi ne evlerinde, ne çocuklarıyla oynarken, ne meyhanede içerken mutlu oluyorlardı, onların mutlu oldukları tek yer işkencehaneleriydi.

İnlemeler, bağırtılar, çağırtılar, cop sesleri, küfürler, hakaretler, kokular leş yiyen kuşlar gibi kanatlanıyor, oradan sağır dilsiz kente akıyordu.

Karakollardan, emniyet müdürlüğünden hiç bu kadar pis kokular yayılmamıştı. İnsanlar yıkanmayı hatırlamıyorlardı, hepsi en son yakalanmadan önce hamamdan çıkmışlardı. Ekşi ekşi kokuyorlardı. Hele soyunmaya görsünler, paçalarından fırlayan kokular insan leşinden bin beter kokuyordu, o an nefessiz kalınıyor, ciğerler parçalanıyor, birkaç gün yemeden kesiliyorlardı, kesiliyorlardı da zaten yemeği bulamıyorlardı, her biri beden beden küçülüyordu.

İşkenceciler bu kokuya bayılıyorlardı, bu kokuyu almadılar mı rahat etmiyorlardı, hemencecik işkencehanelerine kavuşmak istiyorlardı. Lakin herkesin işkencesi başından aşkındı.

Kokudan iyi anlayan, kokunun içindeki kokuları ayırt edebiliyor, “İşte bu ter, işte bu nefes, işte bu irin, işte bu terditiyot,” diyebiliyordu.

Bit, pire kaynıyordu hücreler. Bitlerin en iyi yaşadığı, en hızlı ürediği, en besili olduğu yerlerdi, bu yerlerden biri de Bican’ın saçları, yakalarıydı.

Bitten kırılıyordu insanlar, bitten kabarıyordu o. İşkenceye mi dayanacaktı, hakaretlere mi, küfürlere mi, kokmalarına mı, yoksa yiyip bitiren bitlere mi?

Bu zulmü yaşıyordu günlerdir, yaşıyordu da bitmiyordu. Kaç ay olmuştu, bir ay, iki ay?.. Üç aylık gözaltı yasallaşmıştı, yetmedi bir üç ay, yetmedi... Yaşıyordu da ölüyor ölüyor diriliyordu. Yabancısı değildi işkenceye, bu işkencenin yabancısıydı, önce de yakalanmıştı, pek çok kez gözetim altına alınmıştı, solcuydu ya... Adından dolayı da pek çekmişti. Gazeteler “İki kadın militan yakalandı” diye manşetten vermişti. Mapusa geldiğinde elindeki, kolundaki sigara izini haftalarca tedavi etmişti.

Her işkenceye alınan ölmüyordu, işkencenin mantığında bu yoktu, çözmek vardı mantığında.

İnsan insanlıktan çıkıyordu, çıkınca kendini tanıyamıyordu. Günlerce kendine bakmamıştı, ayna da yasaktı zaten. Baktığında mapusa gelmişti, gelmişti de “Bu ben değilim,” demişti, üç ay görüşe çıkmamıştı, gelir gelmez hücreye kapatılmıştı, işkenceciler adını azılı solcuya çıkarmıştı.

Mahkemeye çıktı, toplu toplu cemselere konulanlardan biriydi.

İşkenceyi anlattı, kulak asmadılar.

Hakim sordu:
“Mesleğin nedir?”

“Devrimcilik,” dedi, demez kıyamet koptu, başına askerler üşüştü, tedirginlik salona yayıldı.

Yakalanması da fellik fellik aranma sonucunda olmuştu. Gelene gidene onu soruyorlardı, her baskında, her kontrolde ona bakıyorlardı. Yakalayamadıkça moralleri bozuluyor, bozuldukça küçülüyorlardı.

Yakalandı eninde sonunda. Bayram havası esti emniyette.

“Hoş geldin,” dediler, centilmen emniyet müdürlüğüne.

Yıllar yıllar sonra çıktı, çıktı da şartlı çıktı, “Ensendeyiz,” diyerek saldılar. Yağız bir kızla tanıştı. Hep ona baktı, daha güzel nasıl bakarım dedi, bakmanın da hakkını, sevmenin de hakkını vermek istiyordu.

Evlendiler, Soner İlhan’ın adını verdiler oğullarına.

Gün zulümcüleri utandırma günüydü. Tuttular Soner’in elinden, 1 Mayıs’a yürüdüler, hep yürüdüler, eke eke, biçe biçe yürüdüler. Severek yürüdü, severek dinledi, insan dinledi…