Kalktı, egzersiz yapma vaktiydi.
Kalktık, konukluğun kararı makbuldü, kalktık.
Rahatsızlanıp hastanede yattığını, belden aşağısının iltihap bağladığını, yataktan kalkamadığını duydum, aradım. Toparlayacak gibi görünmüyor diyen arkadaşlar oldu. Trafik kazası geçirdiğinde de uzun süre yatağa bağlı kalmıştı, birçok kemiği kırılmıştı.
Nice savaşları koca ömrüne sığdırmıştı o, nice savaşlara girip çıkmıştı, nice pusuları boşa çıkartmıştı.
Dirençliydi.
Selman abiyi en iyi tanıyan meydanlar ve barikatlardı; grevler, yürüyüşlerdi, bir de faşistler ve polis iyi bilirdi.
“İnsanın savaşı doğayla olmalı,” derdi.
En kötü savaş insanın insanla savaşıydı onun için.
Savaşlardan hasarlar alarak çıktı. Kim çıkabilir ki insanın insanla savaşından hasarsız?
Baş düşmanı kapitalizmdi. Girdiği savaştan payına ekonomik zorluklar, ayrılıklar, işkenceler, sorgular düştü, mahpusa girdi çıktı 12 Eylül Askerî Darbesi’nde.
Direnerek mapusta kaldı, onuruyla çıktı.
Buraya kadar değildi demokrasi mücadelesi, insanın insanlaşma mücadelesi; insanın insanla çelişkisi bitene kadar süreceğini biliyordu.
Ne evine kapandı ne de kariyerine tutunup bireysel çıkarının derdine düştü.
Onun bir derdi vardı: Kapitalizm ve faşizm, onlar yenilmeliydi; yenilmeden insana huzur yoktu.
Tanıdığımda Adana Bayındırlık İl Müdürü’ydü.
Onu pikabın arkasında görmüştüm. Sümer Mahallesi’nde Dev Genç Derneği’nin önünden geçiyordu:
“Behçet Dinlerer’i vurdular, hastaneye gidiyoruz,” diye ünlemişti. Telaşlıydı ve korkunç bir panik içindeydi.
Az önce Bayındırlık binasının önünde pusu yemişlerdi, Behçet ağır yara almıştı.
Yürüteçsiz yürümeye hazırlıyordu kendini, inadı kazanacaktı.
Yataktan çıkmış, yürüyordu artık. Doğayla verdiği savaşı kazanmasına ramak kalmıştı. Buna rağmen her protestoda vardı, her davette yürüteciyle safını alıyordu.
1 Mayıs’a kadar yürüteci atmak, işçi günüyle aynı güne denk gelen doğum gününü kutlamak istiyordu, hedefi buydu.
Konuşma adamıydı, akıcı konuşur, bıraksan saatlerce bitmezdi anlatacakları. O konuşmayı severdi, biz onu dinlemeyi. Mapustaki seminerlerine istekle katılırdım. Ama ben daha çok anılarını dinlemeyi tercih ederdim; bizim gibi iç savaş kuşağı değildi sadece, 68 kuşağıydı da.
Bir avuçluk avluda voltalamaya çıkarken sabah serinliğinde, Tatar Ramazan gibi ceketine askı olmazdı ama bileyli bıçağını belinde taşırdı.
İkindi vakti yüksek duvarın gölgeliğinde taburelere sıra sıra oturmuş demli çaylarımızı içerken ok bana döndü.
“Bunu tanımasam bilmesem ömrü daktilo başında geçtiğine inanacağım,” demişti, gülmüştük.
Uzun yaşamına sevinçten çok acı düşmüştü, yoldaşlarının yanına oğlu Faruk’u da yollamıştı.
Yaşamayı sevdiğini yüzünde biriken derin hatlardan anlayabiliyorduk.
Mapustan çıkınca bir oğlu daha oldu; yoldaşı Özenç’in adını verdi.
Her “Özenç” diye ünlediğinde, hakilerin arasında yeni açmış gül gibi yürüyen Özenç’i anımsıyordu. 12. Koğuş’taydı o gün, ben 9’da. Sesi yankılandı havalandırmada.
“Arkadaşlar susalım, koridordan gelen sesler anlaşılmıyor.”
Az sonra bir askerin sesi koridordan havalandırmaya aktı:
“Uzun ince bir yoldayım...” türküsünü okudu. Ardından Selman abi bastı sloganı, koğuşlar eşlik etti.
Bir süre SHP Adana İl Başkanlığı’nı da yürüttü, İHD’nin kurucularındandı, Halkevleri’ni yalnız bırakmazdı.
Çukurova’nın yaşayan tarihi, bilgesiydi, itirazcı aydınıydı.
Ne ihanetler küstürdü halkına ne de aldığı acılar. İmkânı vardı, dağın bir tepesine çıkar, mağarasına kapanabilirdi, bunu seçmedi.
Uzundan da uzun, bir çileli ipten de uzun yaşayacak ayak izleri bırakmayacaktı sadece, Nemrutlara karşı bir mücadele geleneği de bırakacaktı.
“Şimdi laikliği, cumhuriyeti koruma zamanı,” dedi, kısa bir nefesten sonra devam etti, “Cumhuriyeti, laikliği içselleştiremeyen halk, yeni bir toplumsal yaşama geçemez,” dedi, dediğinde eşikteydik.