"Cenneti orada burada şurada aramaya hiç gereksinim duymuyorum, cennet solcuların, güzel insanların beyninde," dedi, dediğinde de aynaya bakıyordu, aynaya bakmayı sevip sevmediğini bilmiyordu, bunu da önemsemiyordu, ama ilgiyle aynaya bakıyordu. Aslında hep bakıyordu, ihmal etmeden her insan gibi günde birçok kez bakıyor, baktığında da gördükleri hiç şaşırtmıyordu, çünkü günü gününe takip etmişti kendisindeki değişimi, bundan dolayı da garipsemiyor, hatta seviyordu değişen çizgilerini, boynundaki kırışmaları, altmışın üstündeki tomur tomur damar çıkıntılarını, kulağının büyümesini, daha ilginci saçlarının platin rengine kesilmesini...

Tatlı bir huzur da alıyordu, bunu yaşlanmaya yormuyor, olgunlaşma, tatlanma diyordu buna.

Yaşamı sürecinde her şeyin hakkını vermeye çalışmıştı, veremedikleri için üzülüyordu, evet üzülüyordu ama tora takılmış balık gibi orada kalmıyor, her yeni adımının da hakkını veriyordu ya da verdiğini sanıyordu, eksikleri olsa da hakkını verdiğini düşünüyor, sakinliği böylece yakalıyordu, geceleri kesintisiz uyuyordu, bir şeylere takılıp da canını çıkarttırmıyordu, bunu da akıllılığına veriyordu, haksız da değildi, akıllıydı, aklını ustalıkla kullanırdı.

Ne bir kelime, ne bir duygu, ne bir insan birden bire hayatını değiştirmişti, her bir değişim tamamen öğrendikleriyle alakalıydı, öğrendiklerini içselleştirdikçe değişimler başlamıştı, gittikçe gözle görülür hâle gelmişti, gelmişti de, bundandı adının dinsize, imansıza, şeytana çıkması, aslında şeytan dedikleri kendileriydi ve aslında şeytan diyenler için kendini geliştiriyor, onlar için ömrünü karşılıksız kullanıyordu.

Solculuğu da böyle bilimsel eğitim sürecinden geçmişti, sabahtan akşama, akşamdan sabaha solculaşmamıştı, ki solculaşma süreci de epey zaman alan bir süreçti, nice yollardan, nice araştırmalardan geçtikten sonra, nice sorulara bulduğu yanıtlar solculaştırmış, hiçbir bilgiyi ezberlemeden bu geçiş sürecini yaşamıştı; ezbersiz öğrenmeye devam ediyordu, bu da ona haz veriyordu.

İyi ki solcuyum, iyi ki insanım diyorsa bugün Münir, bunda Marks’ın diyalektiğinin payı tekti, diyalektik materyalist bakışla hayatı çözümlemiş, bilinmezi bilinir kılmıştı, ezberciliğe yönelmesine müsaade etmemiş, kulaktan duyma bilgilerle ortalıkta salına salına dolanmamıştı.

Solculuğundan dolayı mapusa atılana kadar her türlü çelişkiyi yaşamış, dibine kadar inmiş, hücrelerine sirayet etmişti, etmişti de sol fikirlerinden dolayı, hiçbir ayrımcılığa kendini bırakmamış, olaylara ve olgulara milliyetçilik, ırkçılık ve dinsel gözlükle bakmamış, aksine insanı insanlıktan çıkartan bu gerici yanları kazıyıp çöpe atmış, kendinden bugüne kadar ırak tutmuş, bunun da tarifsiz rahatlığını yaşıyordu, kendisiyle de kıvançlanıyordu.

Sol en temiz insanların buluştuğu zemindi, kirletilmesine de izin vermiyordu.

Tarafsız değildi, tarafsızlığı, ortalarda kalmayı tercih etmezdi, tarafsızlığı çok tehlikeli bulur, tarafsızdan korktuğu kadar taraflıdan korkmazdı. Tanırdı taraflı olanı, nerede ne yapacağını bilir, bilmese de tahmin eder, ona göre önlem alırdı. Oysa tarafsızım diyeni tanıyamaz, nerede ne yapacağını bilemez, kestiremezdi, çünkü tarafsız olan sinsi olandı, saman altından su yürütendi, hiç ummadığın an taraf değiştirir, daha çok tarafını güçlüden, mevcut sömürü ve şiddet yanlısı sistemden yana yapardı. Gayet iyi bilirdi tarafsız aslında bir taraftı, kapitalizmin işine gelen bir taraflılıktı.

Antakya'nın yerlisiydi, fellahtı, işçiydi, öğrenciydi, gençti, halk insanıydı; Arabım demedi, dinsel bakmadı hiçbir meseleye, çözümü milliyetçilikte aramadı; çözüm sol fikirdeydi, çözümsüzlüğü üreten de kapitalizmdi, sıtmalı sivrisinekleri üreten bir bataklıktı, kurutulması gereken bir bataklıktı kapitalizm.

Çocukken, ergenliğe geçerken hep bir başkası olmak istiyordu, kime hayran olsa o olayım diyordu, diyordu da, ne yapsa olamıyordu, aslında tam da olmak istemiyordu. Sol düşüncelerle tanışmaya başlayınca, bu saçmalıktan kurtuldu, sadece kendi olma, kendini inşa etme gayretine girdi, bunu da isteyerek yaptı, isteyerek yapınca hem başarıyordu, hem gayet güzel yapıyordu.

Mapusta sağlıklı yaşamı seçti. Her sabah spor yaptı, öğleden sonraları futbol oynadı, erken yattı, erken kalktı, okudu, notlar aldı, şiirler yazdı, kalın bir deftere yazdığı şiirleri bir aramada kaybetti, bir daha tüm aramalara rağmen bulunamadı, buna hem üzüldü, hem kızdı, hem lanet okudu, çalanları sanat düşmanı ilan etti, affetmedi.

Sonradan yine şiirler yazdı, bir kareli defteri daha doldurdu.

Hayatı şiirdi, şiiri taze bir hayat gibi yaşıyor.