Hiç yorgun değildi, geleceksiz de... Karışmasan daha da, belki daha da yürüyecekti. Çok sevmesinden değildi, biraz da inadından yürüyordu, biraz da düşler kurduğu için, biraz yazacakları için.
Yürüdü, geçtiği yollardan geçti, evin sokağından geçti, okuduğu okulların sokağına saptı, geçmek istediği ama vakit bulup geçemediği yollara girdi, girdi de kendine bir dur demedi. Güneş ateşi tepesinden aşağıya döküyor, tomur tomur terlemesine hiç oralı olmuyordu.
Öyle bir yürüyordu ki, yürürken sol kolu koca bir şiş oluyor, bazı an kara bir süngü oluyor, kimi an da baltaya geçirilmek istenen orta yaşlı bir gürgenden sap oluyor, dümdüz tutuyordu.
Koca Harran Ovası gibi önüne serilmiş havalandırmada ne voltasını kesen, ne bir hızlanıp ne bir yavaşladığı yürüyüşünü bir kenarda oturmuş izleyen biri vardı, ne de kulede mayışmış, bıkmış askerler aldırış etmiyordu kızgın yürüyüşüne.
Mapuslar icat edildi edileli böyle volta atmaya tanık etmemiştir.
Şiire sarmıştı son günlerde. Kim sardırmıştı, kime düşmüştü gönlü, kim ne söyleyecekti, kim aklını başından almıştı, almıştı da bir biz mi fark edememiştik? Herkes mapusa düşünce eşini azat ederken, tutulmak da neyin nesiydi?
Yakaladı beni, bir çırpıda okudu son yazdığı şiirin bir buklesini:
"Gözlerinin koyuluğuna yatırmak isterken gözlerimi, gözlerim yaralı, gözlerime hüznün göleti oturmuş, rüyalarımda seni severken."
"Nasıl?" demeden, vav’ı nasıl bıraktım bilemedim.
Gardiyan, "Tümay mektubun var," demeseydi durmayacaktı. Bir, iki değil yedi mektup aldı, her mektubun içi şişti. Hemencecik çöktü, altına çivisi gevşek tabureyi çekti, gıcırdadı, aldırmadı, sol kolundan aldığı yardımla zarfları açtı. Her birini titizlikle okudu, aklına kazıdı.
Özgürlüğe açılan kapıydı mektuplar; kah sevindiği, kah üzüldüğü, renkten renge girdiği, bazen de kızdığı...
Son zarfı açarken dizlerinin üzerindeki mavi mürekkepli parşömenleri yere döktü, tek eliyle topladı.
Sol kolunu Artvin’in dağlarında bırakmıştı. Kuşatılmıştı her bir yandan, aniden boşanmıştı koca koca mermiler, vızıldayarak geçiyordu kulaklarının dibinden. Bir komutanın ihtirası uğruna doksan bin askerin göz göre göre heder edildiği Allahuekber Dağları’nda, Çanakkale’de, Anafartalar’da, Kızıldere’de, Nurhak’ta bu kadar mermi vızıldamamıştır.
Buzların üzerinde bulunduğunda kan karları eritmişti. Orada başladı işkence, orada başladı yaralı koluna basınç yapmak.
Götürülmedi hastaneye hemen, götürülseydi kolu kurtulacaktı.
Gündüzün som beyazlığı geceye dönüşürken ranzasına çıktı, döşendi, her mektuba bir yanıt verdi, kendinden söz etti, ülkenin tahlilini yaptı. Yazdıkça yazdı, yazdıkça helke helke döküldü.
Her zarfı sol kolundan aldığı destekle kapadı ama yapıştırmadı. Sabah zarfları pulladı, gardiyana verdi.
Her mektupla kanatlanıp uçuyordu, uçarken de anımsamıyordu karar gününü.
"İdam," dedi hâkim. Bakmadı bile idam derken, o da bakmadı hâkime o an, salonda bir gürültü kopmuştu, idam derken kalem kırmış mıydı görmedi, tek gördüğü dosyayı kapayıp eline alıp ardına bakmadan çıkmasıydı.
Yıldızlar bir bir kayboluncaya kadar yazdı, yazarken yıldızlara baktı. Hiç bu kadar yıldızları bir arada görmediğini anımsadı, içine sevinç kürek kürek atıldı, hissetti, hissetti de her bir yıldıza bir yoldaşının adını verdi, yıldızlar yetmedi yitirdiklerine.
Yoldaşlarına daldı, aralarına karıştı, uykusu da dağıldı, parmaklarının yorgunluğunu hissetmedi, o esnada ince ince serin bir yel girdi koğuşa, kelebek gibi alıp oradan hızla savuşturdu.
Firar mı etmişti, kapıdan mı çıkmıştı, bunu hemencecik anlamadı. Annesine koşarak gitti.