Sıra çocuklarının adını sormaya geldi.
Bir gün önce yakalanmış, gözaltındaydı; kuşku üzerine alınmıştı. O günlerde Zillidede Mahallesi’nde gezenlere şüpheli şüpheli bakıyordu devriyeler.
Komiser sordu:
“Mahir, Hüseyin, Ulaş,” üç oğlunun adını hemencecik sıraladı.
Komiser baktı baktı da dilini tutamadı:
“Bari iki çocuk daha yapsaydın da Kurtuluş’la Savaş koysaydın, tam olsaydı.”
“Zaman bulursak tamamlarız komiserim,” diyecekti, demesine de ortamı gerek istemedi.
İlk değildi bu, son da olmadı; çıktı, çıktı yine yakalandı. Bu kez yakalandığında cunta gelmişti, bu kez uzun tutulacak gibiydi, öyle de oldu.
Mapustayken Mahir’in haberi geldi. Kanal yutmuştu Mahir’i; Mahir de adı gibi mahirdi.
Aylar yıllara katıldı, yıllar özleme; kalan iki oğlunun büyümesini görmeden geçiyordu yıllar.
Yargılandı koca koca salonlarda, koca koca kürsülerin önünde savunmalar yaptı; yaptı da yine de ceza aldı. Bu da politik bir cezaydı, cezası önceden kesilmişti.
Çıktı; çıktığında gençliğini bırakarak çıkmıştı.
Alışma süreci başladı. Ne yapacaktı, iş bulabilecek miydi? Babadan da zengin değildi, işçiyken girmişti mapusa.
Karısı da olmasa hepten güç günler yaşayacaktı.
İşte o günlerde oğlu Ulaş sırra kadem bastı. Her yerde onu aradı. Kimi görse sordu. Arkadaşlarını buldu; kimileri “bilmiyoruz” dedi, bilenler uzunca süre sustu.
Sonunda gizini öğrendi; yurtseverlere takılıyormuş, gizli toplantılarına katılıyormuş. Bunu sezemediği için, alışma derdine düştüğü için kızdı, kızdı; hâlâ kızıyor kendine.
Bıkmadı, aradı sordu, sonunda hakikati öğrendi. Bir grupla beraber gerillaya katılmak için yola çıkmış; temel eğitimi almak için sınırdan geçecekler, Kandil’e varacaklarmış.
Geri getirmenin yollarını aradı, tanıdıklarına koştu; başaramadı, alıp gelemedi, çok geç kaldığını anladı.
Bir haber beklediler; bir mektup, bir telefon… Aylar geçiyor, ekleniyor aylara aylar; habersiz geçen aylar birikiyor. Mapusta tanıdığı ne kadar öncü olan Kürt yurtseveri varsa buldu, buldu da bir mesafe alamadı; mesafe alamadıkça içindeki sorular yer değiştirdi.
“Öldü mü Ulaş’ım?” dedi.
“Askerler öldürselerdi cenazesini getirip teslim ederlerdi. Taşıyamadılar, öldürdükleri yerde mi kaldı Ulaş’ım?” dedi; bu kez de yüreğinin köküne kadar sarsıldı. Oğlumun bedenini kartallar, akbabalar, çakallar kopara kopara yemişlerdir dedi; dedi de dedi, bir sürü kötü senaryolar aklına istem dışı geliyordu.
Kandil’e giderken bir geçitte pusuya düşürülmüş, öldürülmüş olacağı da söylendi; söylendi de buna kendini inandırmadı.
Bir karamsar, bir iyimser bakıyor; yaşadığına dair kendini teselli ediyor. “Yok yok, ölseydi Ulaş’ım haber verirler,” diyordu.
İnatla, umutla bekliyor; geleceğine dair umudunu tazeleye tazeleye bekliyor, bekledikçe yıllara yıllar ekleniyor; yine de hiç pes etmiyordu.
İşte tam da o günlerde dağlarda, ormanlarda, kayaların arasında kimliksiz ölü canlardan geçilmiyordu; bunların çoğu da birbirinden gençti. Çaylarda genç canlar sivri kayalara, çalılara çarpa çarpa sürükleniyordu; ölülerden sular görünmez olmuştu. İşte o yıllarda kartallar, akbabalar, kargalar, çakallar bayram etmişlerdi; hiç bu kadar ölüme doymamışlardı.
Ölüm kirliydi, ama hiçbir ölüm bu kadar kirli olmamıştı; savaş kirliydi, ama hiçbir savaş bu kadar kirli yönetilmiyordu.
Taşınamayacak hâlde yaralılar orada sırtları kayaya, ağaca verilerek bırakılmış; kimisi kanaya kanaya, kimisi dona dona ölmüştü. Ölmüştü de birden Ulaş’ı öyle gördü; bunu oğluna yakıştıramadı, hemencecik aklından kovdu bu uğursuz düşünceleri.
Bir gece karısı gün sökerken telaşla kaldırmış, bir solukta gördüğü düşü anlatmış; öyle güzel, öyle inandırıcı, öyle gerçekçi anlatmış ki hem inanıvermişti.
“Ulaş gelecek,” demişti.
“Ulaş gelecek,” dedi Hasan.
Ulaş gelecek, ulaşa ulaş gelecek Ulaş.