Kim bilir kimdir, kim bilir nereden geliyor, kim bilir anası babası kimdir, kim bilir helal süt emmiş midir, kim bilir günahı var mı yok mu, varsa az mı, çok mu? Kim bilir ne için gelmiştir sivri sineği eşek kadar olan, bataklığında insanları sıtmadan kırılan, yazısında kavrulup toprak rengini alan, yoksulu çok yoksul, zengini çok zengin olan, marabası mazlum, ağası, beyi zalim olan bu Çukurova’ya? Kim bilir, kim bilir?..
Her gelene böyle kuşkulu bakar, böyle kesin sorular sorar, sonrasında ya sever, evladı gibi bağrına basar ya da sevmez, “it gibi hele gardaş epey ıraklaş” derdi.
Okumak için gelmişti uzaklardan, taa Ege’den, taa Çeşme’den, Ege’nin mavi sularında çimerek, kirlerini dökerek ak pak olarak...
Kötü zamanlarda gelmişti, geldiği yerde kötü zamanları yaşıyordu; hep birlikte bir türlü bitmeyen, pıtırak gibi yapışan kötü zamanlardan geçiliyordu.
Açı aç, toku pek toktu. Kaos almış başını yürüyordu, yönetenler yönetemiyor, yönetilenler yönetenlerden memnun değildi; değildi ama işin içinden nasıl çıkacağını bilmediğinden Çukurovalı, Anadolulu kaderim deyip bağrına taş basıyordu.
Hemencecik okula kaydını yaptırdı, kalacağı, ders çalışacağı yerini ayarladı.
Okula gitti, gitti geldi. Evine çekildi, derslere daldı daldı gitti.
Gitti de ne oldu; okullarına egemen olan reisler kendini gösterdi. Ya saflarına katılacaktı ya da Köroğlu gibi şahlara, padişahlara, emirlere kafa tutacaktı, halktan yana olacaktı.
Tuttu da kafa. Tuttu da, tutanların başına gelenler onun da başına geldi. Arkasızdı, arkasında koca devlet, o koskoca devletin aygıtları yoktu.
Sopalı, zincirli, muştalı kavgalar yaşadı, arkadaşları pusuda can verdi, kimileri hapsedildi, kimileri derslerinden uzak kaldı, okuldan uzaklaştırıldı, kimileri işkenceden geçti. Hele bir arkadaşı vardı ki darağacına çekildi; kendi de onun gibi idamla yargılandı.
İdamı duyunca anası aklını oynatacak gibi oldu. Aklını oynatacak gibi olmasının nedeni de henüz yağı kurumayan, kurumadığı gibi yağı damlayan İngiliz ipleri gelmişti gözünün önüne. Hemencecik yöresinde yaşanan idamlar aklına koşup oturdu, içi kalkıp kalkıp indi. O anda başlamıştı uyuyamamalı günleri, oluk oluk gözlerinden sular akıtmaları.
Duramamış; anadır durur mu, babadır belli etmese de durur mu? Gitmiş gitmiş gelmiş oğlunun ziyaretine, bildiği duaları tekrar tekrar okuyarak dönmüş.
Memleket idama doymuş da, doyduğu için paçayı yırtmıştı. Mapus damları öyle dolu öyle dolu olunca da çok sonra yer açılsın diye bırakmışlardı.
Kurtuldu, okulu bitirdi, iş buldu, çalıştı, ülke ülke, kent kent gezdi; gezme alışkanlığını burada edindi, burada edindi Marko Pololuğu.
Gezdi, okudu; okudu, gezdi; bir araba kitabı oldu, okuyanlara dağıttı dağıttı, hiç eksilmedi kitaplığı.
Okuyunca ne mi oldu? Kafayı yemedi ama yazar çizer oldu. Gazetede yazdı, sosyal medyadaki sayfasına yazdı, birkaç arkadaşıyla Yeni Çeşme gazetesini çıkardı, her hafta yazdı, uzun uzun yazdı; her yazdığı suya da dokundu, sabuna da dokundu.
“Bana değmeyen yılan” demedi, kötü yılan hep bir şekilde değer dedi, dedikçe de zülfüyâre dokundu.
İki kitabı oldu.
İlkinin adı “Benim Gözümden Çeşme.”
İkincisinin adı “Çeşme Portreleri.”
“Yer yerden, gök gökten, it itten, insan insandan utanırken insan bir kendinden utanamıyor,” dedi. Erkenden gönderdiği oğlu düştü aklına, hemencecik orada yüreği soba gibi yandı, kızardı.
Denize baktı, bir hayli gönendi, bir hayli bilendi, yazdı, yine yazdı, yine yazacak...