“Bir de boy aynası olsa,” dediğinde ben de yanındaydım. Yıllardır boy aynasında kendisine bakmamıştı.
Bakımlıydı. Tiril tiril giyinirdi. Yeni kıyafetleri olmasına gerek yoktu; o var olanı hem kendine yakıştırır hem de dikkat eder, bir yerine zarar gelsin istemezdi.
Özenliydi, titizdi. Yıkadığı gömleği çırpar, kırışıklarını açtıktan sonra asardı.
Pantolonunu mutlaka ranzayla yatağın arasına ölçüp biçer koyar, ütülüymüş gibi giyinirdi. Buna mahkemelere, hastaneye ve idareye giderken daha dikkat ederdi.
Aynada sadece göğsünden yukarısını görüyordu. Sert sakalları vardı. Tıraşını oldu; kreminden önce yarım limonu avucuna sıktı, yüzüne sürdü, ardından kremi ovalayarak yedirdi.
Aynanın önünden ayrılmadan gözlerine baktı. Bunu sık sık yapıyordu. Gözleri kırmızıydı. Yıllardır bu böyleydi. Alerjiden oluşuyordu; çareler aramasına rağmen bulamamıştı. Öyle ki “kırmızı göz” diye anılır oldu. Kırmızı göz demediler mi kimse tanımazdı; çünkü kullandığı isimden o kadar çok insan vardı ki Çukurova’da.
Polis kayıtlarına da böyle geçmişti. Yakalanıncaya kadar kırmızı göz diye arandı.
Aramıyordum epeydir; unuttuğumdan değil, rahatsızlığını anımsatmamak için.
Rahatsızdı. Kemoterapiye devam ediyordu. Yeneceğine inanıyordu. Ben de inandım ses tonundan. Bana moral veriyordu.
Kendisine dair konuşmaktan ziyade, karşısındakine dair konuşmak isterdi hep. “İyiyim,” der, “sen neler yapıyorsun?” derdi; anlattırırdı.
“Savunma” adlı kitabımı hazırladığım günlerde de aramıştım; kısa da olsa bir yazı yazmasını istemiştim. Yazacağım şeylere benim kadar vakıftı. “Yazarım,” dedi ama rahatsızlığın ilk günleriydi. Yazamadı. İkinci baskısında anlaştık.
Bilinciyle yaşamaya özen gösteriyordu. Bu yüzden çok disiplinliydi. “Faşizme karşı mücadele ciddiyet gerektirir” der ve eklerdi: “Duygularınızla mücadele etmeyin; sadece siz yenilmezsiniz, yanınızdakilere de zarar verirsiniz.”
“Aşk hayatın nasıl gidiyor?” diye sordu.
“İyi,” dedim; aşktan başıma çok şey geldiğini bilerek.
Ben de sordum:
“Aşk var mı Mehmet abi?”
“Ben evliyim” dedi.
Dedi ama aklı sağlığındaydı; bunu sesinden hissettirdi.
Yazmak istiyordum Mehmet abiyi; durmaksızın yazmak, ilk tanışmamızdan bugüne...
Bazen başıma buyruk davrandığımda kızmalarını, çok yemek yediğimde “sağlığın için az yemelisin” demelerini, seminer verirken ciddiyeti bırakmamasını, Çukurova’nın her köşesindeki ayak izlerini, “kırmızı göz” diye sevilmesini, halkın örgütlü mücadelesine verdiği katkıları, mapustaki direnişini, mahkemedeki duruşunu, çalışkanlığını, olgunluğunu...
Dolu başak gibi olan başını dik tutmaya çalışarak yaşamasını mapustan çıktıktan sonra da gördük. ÖDP sürecinde yer aldı, il başkanlığı yaptı, hakkında davalar açıldı. Adı kirli işlerle anılmadı.
Solcu olmak başlı başına meşakatti; yoksulluktu, suçlanmaktı, engellenmekti, “ecinliler” damgasını yemekti; işkenceleri, pusuları, ölümleri paratoner gibi üzerine çekmekti.
Onda gördüm: Doğruya ulaşmak için öncelikle zihnin açık olması gerektiğini. Tesettürlü bir zihnin sorgulamayacağını, araştırma yapmayacağını, laboratuvarı geceli gündüzlü kapalı tutacağını, doğru bilgilerin zihne giremeyeceğini...
Bir sigara yakmak istedi, bıraktığını çabucak anımsadı.
Balkona çıktı. Kıştan bahara dönüyordu doğa. Hava yordu, salona geçti. Koltukta uzanırken mücadelesi film gibi gözlerinin önünden geçti. Kollarının, bacaklarının karıncalandığını hissetti; kalktı, giyindi.
“Nereye?” dedi eşi.
“Sokağa,” dedi.
“İnsan sağlığını sokakta bulabilir,” dedi.