Şiiri severdi, nerede bir şiir görse eli işte de olsa bırakır, okurdu; beğenirse birkaç kez okur, çok beğenirse defterine yazardı.

Şiir devrimdi Faruk için, isyandı; ağanın, beylerin, hanların, emirlerin, şahların, padişahların, çarların sözünün üstüne söz söylemekti, “De gidin lan,” demekti.

Çok şiir okumuştu; Louis Aragon’u, Pablo Neruda’yı, Mayakovski’yi, Yannis Ritsos’u... Öyle ki şairleri dizelerinden tanırdı; bu derdi Nazım, bu Özdemir Asaf, bu Attila İlhan, bu M. Cevdet Anday, bu Ahmet Arif, bu Adnan Yücel, bu Ozan Telli... bilir bilir de ender yanılırdı.

Şiir okumayı da severdi. Öyle güzel okurdu ki “hadi bir daha” dedirtirdi, o da bir daha okurdu; hepimizi alıp mapustan dışarıya bir güzel çıkartır, şehrin cıvıl cıvıl yerlerini gezdirir, bayırlara götürür, doru atlara bindirir, kırlarda güreşe tutuşturur, dağların en yükseğine çıkarır, geri getirir ranzalarımıza oturturdu.

Mustafa Özenç’in biyografisini yazarken bendeki şiirlerini verdim. En az elli kişi tarafından okunan, yaprakları sararmış, yaprakları kopmuş Tolstoy’un Diriliş romanını okuyordu. Hemencecik bıraktı, aldı şiirleri eline.

“Dağları düşünüyorum hücremde buram buram terlerken.
Reçine kokuyordu çam...” dizeleri onu durdurmadı, dağlara çıkardı.

Dağları severdi; acından ölmez, bir ömür yaşardı... Sevgisi dağların verdiği güvenden geliyordu; “yiğit oğlu yiğit” der dururdu her konu açıldığında. Nur (Amanos) Dağları’nı, Bozdağ’ı, Kel Dağı’nı, Musa Dağı’nı, Kızıldağ’ı, Çağşak Dağı’nı, Habib-i Neccar Dağı’nın her bir yerini, kayalarını, patikalarını, kanyonlarını, vadilerini, yarlarını, mağaralarını, ağaçlarını sanki kendi çizmiş, çizmiş de bir bir yerlerine koymuş gibi ezbere biliyordu.

Hududu da, boydan boya, ucu bucağı olmayan hududu da iyi biliyordu; hangi geçit güvenli, hangi geçit az güvenli biliyordu. Kaç kez geçti, geçti geldi. Kaç kaçağı çıkarmış, kaç kaçağı geçirmişti de birini bile kaptırmamıştı jandarmaya. Bu yüzden Suriye’deki kamplarda adı en birinciye çıkmış, herkes onunla girip çıkmak istemişti.

Pek iyi bellemişti hangi havada geçileceğini... Havaya bakardı; bakardı, kuşlar karmakarışık, telaşlı, ürkek, korkak uçuyorlarsa ya bir kayanın ya koca bir ağacın gövdesinin arkasına pısar, nefes alış verişini kendisi bile duymaz, öylece donmuş gibi beklerdi; devriyeler geçer gider, uzaklaşınca sınırı geçerdi.

Bakar, yerde yılan, çıyan, akrep, örümcek, kırkayak, danaburnu, solucan, kunduz, tavşan, kertenkele görmüyorsa, hepsi saklanmışsa yine gizlenir, az sonra geçecek olan jandarmaları beklerdi. Bakar, kuşlar telaşsız ve düzenli uçuyorsa çıkar, geçerdi hududu.

Müsaitti sevmeye; zaten insan sevmek için hep müsaittir, “müsait değilim” diyenler ya bahaneci ya sevmeyi sevmeyenlerdir.

Müsaitken “bakayım” dedi gözlerine; çok müsait olunca düştü gözlerine.

Bir insan birini görünce bu kadar mutlu olabilir miydi? Bu kadar mutluydu işte.

Gözlerini kaydırır kaydırmaz hemencecik özlediği kadınla hemencecik evlendi.

Hayatına bambaşka anlamlar kattı.