“Eğriyken doğruya, doğruyken eğriye evrilebilir; insanlık tarihi bu tür insanlarla kaynıyor, kaynıyor da diyalektik materyalizmi içselleştirmiş bir insan eğriye evrilmez,” dediğinde sıranın kendisine geldiğini anımsadı.
Hazırdı, giysileri üzerindeydi. Çıkanlar çıktı, girecekler girecekti. Başaşağı delikten koca yılan gibi aktı, süründü; ancak bir süre sonra dizlerinin üzerinde olabilecek, öyle ilerleyecekti. Üstteki kablolara sırtı değmeden hızla ilerledi. Bunun ceremesini çekmişlerdi; İsmail Şahin’i böyle kaybetmişlerdi Adana mapusunun tünelinde. Demir metali sarılı eline aldı, kalınan yerden toprağa batırdı, batırdı; öyle ustaca batırıyordu ki ilk başladığındaki hatayı tekrarlamıyordu. O zaman avuç içleri kabarmış, parmakları şişmiş, bir haftadan fazla çalışamamış; buna da çok içerlemişti.
“Sen artık kurtulamazsın, asılmazsan sittin sene çıkamazsın; ya yaşlı ya cesedin çıkacak,” diyen komiserin kemik kıran sözleri aklına gelince durmaksızın batırıyor, en çok yolu onun nöbetinde alıyordu.
Toprak, topraktan kopunca kabarıyor; o kabarma anında bir kokuyor, bir kokuyor ki tatlı bir sarhoşluğa kapılıyordu. Bu kokuyu pek severdi zaten; geceleri uyurken bu kokuyla uyuyor, uyanıyor, rüyasında toprağı bellediği günleri görüyordu.
Komşularının incir ağacına çıkıyor, sararmış, yarılmış götlerinden şırası akan löp löp incirleri topluyor, tüm tüm ağzına atıyordu. Bir keresinde de yoldan geçerken komşularının kızarmış, yarılmış, iri taneleri görünen narları çalmış, hiçbirinde de yakalanmamıştı. Kendi evlerindeki, ta dama çıkan, çağırdağın üstünü örten sarı sarı salkımlı üzümleri de görüyordu rüyasında.
Sayım saati geliyordu. Daha duş alacak, topraklı giysilerini değiştirecek, kahvaltısını yapacak, hemencecik uyuyacaktı.
İlişkin kokuları geldi ta diplere. Baharat kokularını tek tek aldı, midesi kazındı, yüzünü aydınlık örttü. Hakikaten de kahvaltıda bol ilişkinli yumurta vardı.
Tekel fabrikasını da mı göremeyeceğim? Kaçıp saklandığı çatıyı, yakalanmasını, fabrikada yaptığı toplantıları, faşistlerle girdikleri mücadeleleri—hepsini, hepsini hatırladı; rüyasında da gördü. Hatırlayınca herkesten çok çalışma isteği duyuyordu.
Ama bu oyun değildi; havaya, güneşe, dinlenmeye, gardiyanlara görünme ihtiyacı vardı, şüphe çekerdi.
Üstünü çıkardı, bir şortla kaldı, havalandırmaya çıktı, betona uzandı, eline bir kitap aldı: Ernesto Sabato’nun Tünel adlı romanıydı. Güneş dört kere bulutların ardında kaldı, biri uzun sürdü. Hortumu başından aşağı tuttu, çimdi, çimdi, güneşlendi. Çimdi çimmesine de bir daha elini tutamayacağı, boynunu koklayamayacağı nişanlısını da hatırladı, keyiflendi.
Nişanlısını düşünerek deşti, deşti. Bir kaya çıktı önlerine; ancak iki haftada kayayı aştılar.
Yönlerini kontrol ettiler her üç dört metrede. Hatıra fotoğraflar çektiler, tarihe not düştüler. Toprağı deştikçe dünya rekoruna vardılar.
O an karar vermişti: Başarırsak, çıkarsak yurt dışına, o kemik kırana bir mektup yazacak, içine fotoğraflarından koyacaktı.
Çıktı yurt dışına bir grup arkadaşıyla; bir grup arkadaşı da hemencecik Mersin’de yakalanmıştı. Mertlik bende kalsın dedi; dediğini yapmadı, yollamadı fotoğraflarını.
Alman makamları Türk makamlarını rahatsız etmemek için bir öneride bulundu: “Ömür boyu size bakarız, bir üçüncü dünya ülkesi seçin, aynı güvenli hayatı orada size sağlayacağız,” dediler. İnanmadılar, teklifi kabul etmediler.
Aşk, iki insanın birbirine hicretiydi; o hâlde yürümeye devam dediler, eylemden eyleme koştular. Bu eylemler esnasında Nikaragua devriminin lideri Daniel Ortega ile tanıştı.
Böyle göğsüne vuran kalbi değildi; kabinin içindeki Mahir sevgisiydi. Bu sevgi, anılarına kıvançlı anılar katıyor hâlâ.