İşin aslını öğrenmek mi istiyorsunuz?
Söyleyeceğim.
Benim meraklı okurumu merakta bırakmaya hiç niyetli değilim. Bunun nasıl bir felaket oluşturacağını aklı başında her yazar gibi ben de biliyorum.
Boşa demediler: “Bana yazarı söyle, size okuyucusunun kim olduğunu söyleyeyim,” diye.

Okurum da benim gibi pek meraklı, bunu gizleyemem.
En çok ben olmaya çalışanların eleştirisiyle karşılaşıyorum ne yazık ki. Bu eleştiriler harbiden sinirimi bozuyor ama beni var eden yoldan dönüş yaptırmaya gücü yetmiyor; çünkü bu yolu çok aradıktan sonra buldum. Bana yakışan yolu, yerimde olmak isteyenler eleştiriyor diye bırakacak değilim; bu kaypaklık olur.

Bulmamı sağlayan, tembelliği geç kalmadan terk edişim ve yaz demeden kış demeden kitap okumaya çıkışımdı. Her geldiğimde bakıyordum; o ben, eski ben değildi.
Günlerce yana yana aradığım bir sözü bir paylaşımda bulunca “İşte bu!” dedim.

Aradığım, üretmek için başımın etini yediğim, her bilgimi tavuk gibi didiklediğim tümce karşımdaydı.
“Bunu ben bulup, bu tümceyi ben kurmalıydım,” deyip kıskançlığa kapılacak ya da beni meşakkatli zahmetten kurtardı diye yazara teşekkür edecek değildim.

“İnsanları temel ihtiyaçları ile meşgul edersen, kaybettikleri özgürlüğü unuturlar...”
Bunu diyen de sağ olsun Jose Saramago.
Bizi ne güzel ifade etmiş.

Temel ihtiyaçlarımız içinde boğuşup duruyoruz. Temel ihtiyaçlarımıza çözüm bulamadıkça inatla çözüm arıyoruz. İşin garibi, ihtiyaçlarımıza çözüm bulamayacağımızı bile bile yapıyoruz; daha da fenası, çözümün nerede olduğunu bile bile kendimizi bu meşguliyet içinde tutuyoruz. Biz bunlarla meşgul olurken, daha açıkçası bunlarla meşgul edilirken, yarınımızı —yazarın dediği gibi kaybettiğimiz özgürlüğümüzü— unutuyor; ama umut ederek, “inşallah” diyerek temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için meşgul olmaya devam ediyoruz.

Sorsalar, ne zamandır bu meşguliyet içindesiniz, yanıtımız kendimizden olur: “Hayata atıldım atılalı,” deriz. Oysa babamız da, dedemiz de bu meşguliyet içindeydi; ondan öncekiler de.

Bunu bildiğimizde de dinler devreye girer: “Bu bizim kaderimiz, böyle geldik böyle gideceğiz,” deriz; köleliğin bize bahşedilen yaşam biçimi olduğunu kabullenmiş oluruz.

Oldum olası Azrail de sırayı şaşırdığı gibi kişileri de karıştırıyor. Halil İbrahim peygamberimizden mi bunu öğrendi, bilemiyorum. O da Tanrı’nın bereketini dağıtırken bunu yapıyor. Çağının muktediri putperest Nemrut’la yaman mücadeleye girdiğinde, bereketi dağıtırken köleleri atlıyor. Bugün de olanca bereketini çağımızın kölesi olan işçilerden esirgeyip, olancasını çağımızın Nemrutlarına veriyor. İşçileri Tanrı’nın kulundan saymayarak günlük ihtiyaçlarımızla meşguliyete sokuyor.

Nemrutlar bizi sadece ihtiyaçlarımızla meşguliyet içine sokmuyor; saltanatlarını sürdürmek için işçilerin ahlakını sinema filmleriyle, dizilerle bozuyor, edemsizleştiriyor.

Başa dönüp işin aslına gelecek olursak —ki bana göre hemen gelmemek gerek; meraklıları merakta bırakmak tehlikelidir—

Ülkemizin hâlinden söz etmeyeceğim. Dünyaya Nemrutlar hâkim olduğu sürece köleler özgürlüklerini unutarak yaşayacak; bu kesin.

Benim niyetim okurlara bu gerçeği göstermek değil; yani onlar gerçeği görsünler diye yazmıyorum, bana ne de demiyorum. İşin aslı, ben birazcık da içimi dökmek için yazıyorum. Hepsi bu.