Türkiye’de eğitim sistemi her yıl aynı döngüyü yeniden üretiyor: LGS biter bitmez bu kez üniversite sınavı başlıyor. Çocukluk ve gençlik dönemi, giderek bir “sınav takvimi” etrafında şekilleniyor. Neredeyse 12–18 yaş aralığı, sürekli bir hazırlık, deneme, sonuç ve tekrar döngüsüne sıkışmış durumda. Bu tablo, eğitimden çok bir yarış sistemini andırıyor; sanki herkes aynı çizgide, aynı hızla koşmak zorundaymış gibi.
Bu düzenin elbette bazı “görünür” artıları var. Sınav sistemi, ölçülebilir bir başarı kriteri sunuyor ve milyonlarca öğrenciyi aynı standartta değerlendirme imkânı sağlıyor. Disiplin, çalışma alışkanlığı ve hedef koyma gibi beceriler de bu süreçte gelişebiliyor. Ancak sistemin bu tarafı, çoğu zaman işin sadece vitrin kısmı olarak kalıyor; çünkü ölçülen şeyin gerçekten “bilgi” mi yoksa “ezber ve hız” mı olduğu sıkça tartışılıyor.
İşin psikolojik boyutu ise daha ağır. Sürekli sınav baskısı altında büyüyen çocuklarda kaygı bozuklukları, tükenmişlik hissi, özgüven sorunları ve başarısızlık korkusu giderek daha erken yaşlarda görülüyor. “Başaramazsam hayatım biter” düşüncesi, özellikle ergenlik döneminde çok güçlü bir baskıya dönüşebiliyor. Aile beklentisi, öğretmen yönlendirmesi ve sosyal çevre kıyaslaması birleşince, çocuklar bir öğrenci olmaktan çok bir “yarışçı” kimliğine sıkışıyor.
En temel sorun ise şu: Eğitim, merak uyandırması gereken bir süreçken; giderek bir eleme mekanizmasına dönüşüyor. Oysa çocukların sadece sınava değil, düşünmeye, üretmeye ve hata yapmaya da ihtiyacı var. Belki de asıl sorgulanması gereken şey şu: Biz gerçekten iyi bireyler mi yetiştiriyoruz, yoksa sadece iyi sınav çözen bireyler mi?
Sağlıcakla kalın. Haftaya görüşmek üzere...