Aramakla geçiyordu ömrü; hep bir şeylerdi aradığı. Kimi vakit dost, kimi vakit arkadaş, kimi vakit hakikati, kimi vakit ölümsüzlüğü; her önüne çıkana söylemese de kimi vakit kendini arıyordu.
Doğada arıyordu; dağ bayır gezdi, ekti biçti, topladı, yazıda başını yere koydu, dinledi, gidenleri dinledi, gelenleri inceledi, cenneti cehennemi sordu.
Denizlerde aradı, açık denizlerde; bir beyaza kesen, bir mavileşen, bir kızaran, bir kabaran, bir dellenen. Sünger avcısı oldu, oldu da derinlere daldı, batık gemilere baktı, ahtapotlarla, mürekkep balıklarıyla, yunuslarla, yengeçlerle arkadaş dost oldu, gezdi dolaştı, konuştu.
İnsanlarda aradı, kalabalıklara girdi, oturak âlemlerine katıldı, meclislerde bulundu, mitinglere katıldı, sordu soruşturdu, baktı, gözlemledi.
Kitaplara girdi çıktı. Bir kitapta kalmadı. Sayfalar arasında uyudu, satırlarda gezdi, kurt oldu, çiçek oldu; okudu da durmadan. Her yerde hakikati, bilimi aradı, insanın tarihine indi, “İnsan nasıl insan oldu?” sorusunun yanıtını bulmaya çalıştı. Bir arkeolog gibi ince ince kazdı gömütleri, atalarının izini sürdü, bulduğu tabletleri okudu.
Ölümsüzlüğü aradı, ölümsüzlüğü bulamayanlara inat. Gılgamış bulamamışsa, Lokman Hekim defterini Misis'te som boz suya düşürdüyse, Zeus tanrılığını konuşturup bulamadıysa, Cengiz Han ölümsüz olmak için kötüleştikçe kötüleştiyse, her gittiği yerde gencecik bakireleri hamile bırakıp bulamadılarsa, bu onların başarısızlığı dedi; dedi de kendine, insandı, güvendi. Öğrendikçe inandı, inandıkça güveni geldi.
Yakışıklıydı, Çukurova yakışıklısı. Hemen fark ediliyordu da bunu bilen annesi de nazar boncuğu olmadan salmıyordu okula. Bir bakan bir daha bakıyordu, bir gören bir daha görmek istiyordu. Durup durup bakmaları bundandı; alamıyorlardı üzerinden körpe kızlar gözlerini, unutamıyorlardı bir daha. Gören görmeyene, duyan duymayana bire bin katarak anlatıyordu. Hemencecik yayılmıştı yakışıklılığı bir Ceyhan Havzası'na, hemencecik aşmıştı yakışıklılığı Torosları; bir Anadolu onu tanıyordu. Bir vicdanından söz ediliyordu, bir de solculuğundan.
Öyle vicdanlıydı ki kıyamazdı bir bite, bir pireye. Kıyamazdı bir balığa; eline oltayı alıp yüzeyde oynasan balıklara atamazdı. Bir kuşu kafeste tutamazdı, bir iti kapıya bağlayamazdı, bir eşeğin sırtına binemezdi, bir öküzü çifte koşamazdı. Bir köşede dileneni görsün, onun için gece gündüz ağlardı. Bedeni kalbura dönmüş, çenesini Kore'de parçalatmış, katı yemekleri çiğneyemeyen komşusu Ali Amca'ya günlerce yanıp yanıp sönmüş, herkesin derdini dert edinmiş, kimin bir ihtiyacı varsa koşmuştu. Çiçekleri saksıda değil, toprakta sevmiş; açın hâlinden anlamış, işsizin çaresizliğini hissetmişti yüreğinde.
Bir fareye kapan kurmamıştı. Eline bir çifte alıp, beline fişekliği dolayıp ava çıkmamış, ninesinin iki ayağından tutup getirdiği tavuğu kesememişti.
İşte böyle bir insandı Halit; böyle güzel, böyle naifti...
Bilmedi hiçbir ayrımcılığı. Beyaz teni de sevdi, kara teni de, sarı teni de. Hitler gibi kafatasçı olmadı. Yunan da insandı, Rus da, Rum da, Ermeni de. Her din birdi, birbirinden çalınmıştı. Ne Katolikliğe, ne Budistliğe, ne Aleviliğe, ne Yezidiliğe kâfir dedi.
Okurken üniversitede iyi bir solcu oldu. Şiirler ezberledi; Nâzım'dan, Aragon'dan. Bir araba dayak yemişti solculuğundan; yemişti de iflahı gevremişti. Solculuğundan pişman edememişlerdi. Daha sonra onların birkaçını ıssız bir sokakta görmüştü de rahatlıkla gücü yeteceği hâlde kendisine yapılanı yapmaya vicdanı izin vermemişti.
Savaşa hayır protestolarına katıldı, cumhuriyete sarıldı, laiklik yaşam biçimiydi.
Vay sen misin savaşa hayır diyen! Tersten kelepçelemişlerdi, sürüye sürüye götürmüşlerdi de yine de zabitlere düşmanca pusular kuramamıştı.
Ermiş dediler, Hızır dediler, şeyh dediler, dediler de dediler.
Bilge dediler; bunu daha çok yakıştırdı kendine. Her fırsatta bilgisine başvuruluyor, boşuna da başvurulmuyordu. O da her fırsatta bilgisini aktarıyordu.
En yakışıklısı da “Bilge Dede” demeleriydi. Adının Bilge Dede'ye çıkması yüzünü ipil ipil aydınlatıyor, zihnini ak pak ediyordu, umutsuzluğunu kirp diye kesiyordu.
Okuyacağı kitapları başucuna koyardı; koyarken önceliklerine göre dizerdi. Tanrıların Çılgın Planı, Büyük Dönüşüm, Tanrı'nın Tarihi, üste de Dil Nasıl Ortaya Çıktı kitaplarını koydu; üste de numaralı gözlüğünü...
Dilin evrimine, insanın evrimine, doğanın evrimine daldı; daldı da koca koca insanların bulamadığı ölümsüzlüğü evrimleşmede buldu. Hemencecik gönendi, kalbi yerine sığmadı. Bunu insanlarla paylaşmalıydı, anlatmalıydı kıvançla; kabara kabara “Ölümsüzlüğü buldum!” demeliydi.
Dediğini de yaptı. Her yerde bir güzel söyledi, herkes bir güzel dinledi, herkes bir güzel inandı.
Ölümsüzlük sevgiydi; evrimleşmekte buldu. İnsanın insanlaşmasında buldu ölümsüzlüğü.