Bu dünyaya sevilmek için gelmişti adeta.
Herkes de bunu biliyordu.
Çocukken, hatta bebekken başlamış, büyüdükçe büyümüştü bu sevgi. Göreni tesiri altına alıyor, herkesin yüreğinin kökünden yakalıyor, mesafelileri bile kıskıvrak bağlıyordu.
Büyüdükçe yüzü temizleniyor, güzelleşiyor, aydınlıklaşıyor, arılaşıyordu; bir leke, bir kir, bir şer, bir nifak, bir sinsilik tutunamıyordu.
Ya gözleri?
Onlar da güzeldi, pek güzellerdi; çakmak çakmaktı. Suya değdiğinde bir turunculaşıyor, bir pembelaşıyor, bir elalaşıyor, balıkları neşeden hoplatıyordu. İyi bakıyordu bakınca; günah işlemiyor, kıskançlık göstermiyor, bakarken sinsilik etmiyor, bakarken nazar değdirmiyordu. Öyle ki hiçbir bakış böyle kalpten bakış olamıyordu; insanlık böyle bakışa hiç tanıklık etmemişti.
Ya dili, diline ne demeli, dilini nasıl anlatmalı?
Bala kaşık olup sokup sokup çıkarılmıştı sanki; çıkarılır çıkarılmaz da damlamaya başlıyordu. Kötü söz bilmezdi, küfür etmezdi, fitne fesatlık tutunamazdı, laf sokmazdı; gıybetçi, lafçı, yalancı değildi. Öyle ki insanoğlu böyle dile önem veren, arkadaşlığı, dostluğu, kardeşliği önde tutan, özenli davranan, tümcelerini günahtan arındıran dili ne görmüş ne de duymuştu. Arayansa bir tek sevgiyi, bir tek saygıyı, bir tek hürmeti buluyordu; bulduklarında da cümle âleme destanlaştırıp anlatıyorlardı.
Dünya âlem görmemişti hayır dediğini, yapamam dediğini. Komşuları, öğretmenleri kendi çocuklarını bakkala, manava yollayamazken ona derler, o da bir solukta gider, kapıp kucaklayıp gelirdi.
Büyüdükçe okudu, okudukça büyüdü, gezdi, gözlemledi.
Sevmeyi keşfetti. Sevmenin, sevilmekten daha kıymetli olduğunu gördü.
Sevmeye başladı. Çekinmeden, korkmadan, istismar edilirim demeden sevgisini insana, hayvanlara, doğaya verdi; verdi de kendini daha iyi hissetti, hissettikçe değmez demeden çok verdi.
"Sevmeyi beceren sevilecekti, bunu anlamayacak ne vardı?" derdi hep.
O günden sonra sevmek için yaşamaya başladı.
"Sevilmekte beklenti ve ego var," dedi, "başka şeylerde de var," dedi. Sevmekteki insaniyeti bir kez kökünden yakalamıştı; bir daha bırakır mı? Bırakmadı.
Bu onun başına çok işler açtı, çok!
Onu solcu yaptı, anti-kapitalist, anti-emperyalist yaptı; yaptı da ne Şahları, ne Emirleri, ne Çarları, ne Nemrutları, ne Kenanları sevdi. Sevmedi ezenleri, kötülükleri, savaş yanlılarını... Onun sevdiği sadece halktı, işçiydi, ırgattı, masum ve mazlumlardı.
Ondaki bu karşılıksız sevgiyi görenler onu daha kuvvetli sevmekle kalmıyor; inanıyorlar, güveniyorlar, "Boşa konuşmuyor, mevcut tüm insanlığı hesaba katarak kararlar veriyor," diyorlardı; öyleydi de.
"Sevilen değil, seven destan yazabilir," diyordu. Hayatı sadece sevenlerin güzelleştireceğine, yaşanılır hâle getireceklerine inandı. İnandı da bundan dolayı savaşa karşı çıktı, sevgiyi icat edenlerin safında durdu.
Savaş zulümlerin en büyüğüydü.
Yoksullaştırılmaya karşı çıkışı bundandı.
Lisede okuyordu. Gerici eğitim istemedi, bilimsel eğitim istedi.
Bunları isteyenlerin başına gelenler onun da başına geldi. Geldi de on bir yılı mapusta geçti, üniversiteye gidemedi — iktisatçı olmak istiyordu — işkencelere yerleştirildi, mapusa yerleştirildi; eğitimi, gençliği, geleceği çalındı.
Bir gencin görmeyeceği, çekmeyeceği kadar acı çekti. Kaç kez öldü, kaç kez dirildi. Dirildi de sevmekten caymadı, "Buraya kadar," demedi, "Yeter," demedi, "Elime ne geçti?" demedi. Demedi de sevmeye devam etti; etti de insan olmayı, solcu olmayı hiç unutmadı, utanmadı.
Sorgudayken, "Sen nasıl bu kadar iyi olabilirsin?" deyip deyip ayak tabanları dövülüyordu. "Sen nasıl bu kadar merhametli, vicdanlı olabilirsin?" deyip askıya alınıyordu. "Sen nasıl bu kadar insan olabilirsin, insanı seversin?" deyip buzlu suları kafasından boca ediyorlardı. "Sen insanlara kötü örnek oluyorsun," deyip kaldırıp kaldırıp yere çarpıyorlardı. Çarptılar da bir türlü anasından emdiği sütü burnundan getiremediler; çünkü haramsızdı.
"Adil düzen istiyormuşsun, eşitlik istiyormuşsun; lan bizim düzenimizin neyi var? Bunun için devleti yıkmaya cüret etmek de neyin nesi?" dediler.
"Biz niye devleti yıkalım? Devletimizle alıp veremediğimiz yok. Biz sevgisiz düzeni, insana adil davranmayan düzeni değiştirmek istedik," dedi.
Başladı sohbet; sorgucular sordu, o anlattı. O anlattı, sorgucular dinledi. Derken sorgucular sorgulamayı, derken işkenceyi, askıyı, küfürü, hakareti unutup gittiler. Kendilerine geldiklerinde mesailerinin bitmiş olduğunu gördüler.
O da kendinden geçmiş, işkenceyi, kapkara copları, bileğine sarılan kuru ipleri, gövdesine geçirilen araba tekerini unutmuştu. Baktı, hayran hayran dinleyenler var; kendini kaptırıp gitti, anlattı, uzata uzata anlattı.
Anlattıkça güzelleşti Hakan, anlattıkça insancıllaştı...