Bir kız düşledi, güzel bir kız; kızlar içinde düşleyecek bir kız aradı, bulamadı. Müsait olmamıştı hiçbir kıza ama düşlemişti, her delikanlı gibi düşledi.

Veyis'i bu düşe, bu aramaya iten bir sorgucu olmuştu.

— Kız arkadaşın var mı?

Diyemedi: Biz hayata sözlü, ölüme nişanlıyız!

— Yani sen bu yaşa geldin, filinta gibisin de, öğretmen de olacaksın, baban da toprak ağası; bir kıza dokunmadın mı, olmadı mı sevgilin? Yoksa sen erkek değil misin?

Bu söz fena vurmuştu; o ana kadar yediği yumruklardan daha ağır gelmişti.

Sustu.

Ne cevap verebilirdi ki?

Vereceği cevaplara değer miydi?

Hiç cenneti yaşamamıştı; lakin cehennemi gayet yerinde görmüş, biliyordu. İçinden çıkmasına müsaade edilmiyordu.

İki kez söğüt dalı gibi ince, narin bedenine hain kurşunlar almış, gidip gidip gelmişti yitirdiklerinin yanına.

“Vakit bu vakit değil,” dedi her geçmiş olsun diyen.

Voleybol oynarken beli incidiğinde, yaralıykenki kadar naz yapmamıştı. Sırtta götürülüp getirilmişti helaya, masajlar yapılmış, çimdirilmiş, evlat gibi bakılmıştı.

Her yerde fellik fellik aranıyordu. Her baskın yaptıkları evde “Acaba o bu mu?” diyorlardı; ta ki Seyhan Nehri'nin kıyısında, Metin Eryaşar'ın izine bir daha rastlanılmadığı o operasyonda yakalanıncaya kadar.

Duvara asılı afişlerde fotoğrafı varken, helikopterlerden kuşlaması yapılırken karşılaşmıştık taş binanın dibindeki parkta. Onu görmek bana da iyi gelmişti; sonrası da uzun mapusluk, uzun yargılanma süreci ve bitmeyen işkenceli günler...

Bayram havası esiyordu emniyette; sonunda ele geçmişti. Dişlerinin çoğunu orada bırakmıştı ama acıları yanında getirmişti.

Bir araba dayak yemiş biri, gülüşü o an dudaklarına yapışır, hemen oracıkta ölür, bir daha gözünü açamazdı; iflah olup kendini toparlayamazdı. Ama o, gücünü aldığı sol düşüncelerden hemencecik iyileşti. Hem acıyı bal eyledi, hem cehennemi cennet; dostu dost, düşmanı düşman bildi.

Düşleri vardı söndürülemeyen, ütopyaları vardı çalınamayan. Gün ışığı almayan hücrelere girdi çıktı, yemek grevleri yaptı; yaptı da geri adım atmadı, yaptı da aklından pişmanlık yasasından faydalanmayı geçirmedi.

Kalktı, bir adım öne çıktı, hâkimlerin sıfatlarına baktı:

— Mesleğim devrimcilik, dedi.

Bastılar idamı. Dururlar mı? Durmadılar. Kırıldı kalem; bakmadılar anasının gözyaşlarına, aldırmadılar geceleri gündüz etmesine.

Sürgünden sürgüne gitti. Cemseler, zincirler, hücresindeki pehlivan gibi cardınlar, besili pireler, tombul tahtakuruları, bok böcekleri... Hepsi ama hepsi tanıyordu onu; iyi tanıyorlar, üzerinden eksik olmuyorlardı.

En güvenli mapus aranıyordu onun için. Kırşehir Mapusu'nu buldular, buldular da pek iyi etmediler; bunu sonradan anladılar.

Voltalarken, yatarken hep özgürlüğe kaçardı; dolaşır dolaşır, sayım saatinde gelirdi.

Eleğe çevrilmiş bedenine aldırmadan girdi girdi çıktı tünele. Bu kez her şey saat gibi tıkır tıkır işliyordu. Kazdı, kabaran toprağı çekti, taşıdı.

Vakit az kaldı. Fotoğraflar çekilmeye başlandı.

— Bir de buradan, bir de şuradayken çek, dedi; dedi de en yakışıklı pozları verdi.

Açılınca tünel, sona gelince koca bir havalandırma çiti önüne, göğün son çizgisi yoktu. Çıkarken sanki insanlık âleminin en beter zulmünü gören kişi değilmiş gibi yüzüne güneş yayıldı; bir daha hiç batmadı o ışıltı. Işığı gören, ardı ardına pır diyerek fırladılar delikten.

Dört arkadaşıyla bindirildi bir araca, yuppiler çekerek yol aldılar. Aldılar ama yol kısa çıktı; Mersin'de gizlendikleri evde yakalandılar hemencecik.

Bu kez doğru Malatya Mapusu'na. Şans yine yanındaydı. Tünel çalışmasına hemen dâhil oldu; oldu da hedefe sayılı metreler kala bir hainin ihbarıyla tünel, elle konulmuş gibi bulundu. O an mapushane, mapushane olalı böyle bir yas yaşamadı; günlerce yemeden içmeden kesildiler.

Şartlı salınma yasası çıktı, on bir yıllık esaret bitecekti. Adı okundu. Gıpgıcır giyinmişti, tıraşını olmuştu. Kapılar açıldı önünde. İnanamadı açılmasına; ama açılmıştı caddelere, sokaklara, ev kapılarına...

Tam çıkarken aynaya baktı; baktı da som aşka kesildiğini gördü. Yüzüne iyice özgürlük serildi.

Çocukluğunun Çukurova'sı önüne sofra gibi açıldı. Sürekli zıplamak istedi, zıplamadı.

Adım attı, sendeledi, heyecandan iliklerine kadar titredi.

Kendisini bekleyen çok yarınlar ve yarımlar vardı şimdi. Adımları hızlandı; öyle güzel yürüyordu ki sıkılı bir yumruk gibi...

O an dedi:

“Sol yenilseydi ışığı sönerdi, yeni eskimedikçe yenilmez.”