“Biz kazanacağız,” yazıyordu duvarda.
Yeni çıkmamıştım sokağa ama bu sokaktan yeni geçiyordum.
Kurtarılmamış veya kurtarılmayı mı bekliyordu bu sokak?
İşçi mahallesinin işçi sokağı da değildi. Minareler bitişik dikilmemişti, tarikat evleri de göze çarpmıyordu.
İllegal miydi bu mahallede Tanrı’nın evleri, yoksa paranın olduğu yerlere Tanrı’nın evleri inşa edilmiyor muydu? Yoksa elden ele dolanırken kirlenen para kirletir diye mi?..
Kazanmıştı buradaki sakinler.
Kazananlara kaybedenlerin isyanı mıydı bu duvar yazısı; şimdi bizden kazandıklarınızı biz sizden kazanmak istiyoruzun sloganlı mesajı mıydı?
Bundan mıydı son zamanlarda hep kaybedenlerin minik a yerine koca A’yı kullanmaları, senfonik gürültüler çıkarmaları?
“Vakit kaçırılmamalı,” demişti bir kazanamayan, devam etmişti: “Kaçan vaktin kılınsa da kaza namazı yerini tutmaz, kaçanı yerine getirmez.”
“Bak,” dedi yanındaki hiç kazanamayan: “İran’a çöreklendi mollalar, demokrasi yok, adalet yok, laiklik yok, cumhuriyet yok, var olan İslami şiddet. Kırk yedi yıldır halk unuttu insani haklarını, kaybetmenin bir erdem olduğunu düşünerek yaşıyorlar.”
“Kimse kimseyi anlamıyor,” dedi kazanmak için şans oyunlarına koşan bir başka kazanamayan.
“Korkulur aslında bizden, biz sadece destan yazmıyoruz, denemeler yazmıyoruz, makale de yazıyoruz, roman da; çomak olup feleğin tekerine de sokulur tümcelerimiz, arı kovanına da. Ama kazanılmaz hiçbir savaş mahalleli mahalleliye güvenmezse,” dedi kumardan yeni kalkmış biri.
Kaybedenleri yara yara yanaşıyor imam ve diyor: “Hikâyenin sonucunda herkes toprak sahibi olacak, Allah geçinden versin,” diyor.
“Elin gâvuru da anlar seni, niye anlamasın, körleşmiş mi duygu gözü.
Onun da elinde dört kitaptan biri var. Anlar, derinden anlar, acımızdan anlar, yalnızlığımızdan, hatalarımızdan, aptallıklarımızdan, gelişimizden, teslimiyetimizden anlar, fal gibi açar, bulmaca gibi çözer bizi,” dedi elinde yeni yırttığı piyangosu duran…
Kuşların kafesini açtı, ömrünü topladı, sürerek kokuları, giderken emekliler kahvehanesine temizlenmiş vitrinde kendisini gördü, utanmadan baktı, utansınlar hâlimden der gibi.
Kasabın kenarında durdu, ciğercinin kedisi gibi.
Oldu hikâyesinin sonunda bire iki toprağı.
Ektiler toprağına çiçekler, su verdiler. Derken yılda bir uğradılar, sonra geleni gideni kalmadı, toprağı el değiştirdi.
“Şiir gibi güvenilirdir arkadaşlığım,” diyen yazısı kaldı, unutturmadığımız.
Gönül rahatlığıyla el basabiliriz bu söze.