Kırtasiyeciye gitti torunu, bir kalem, bir parşömen aldı, koşa koşa odasına girdi, ilk şiirini yazdı:

Bir eylüldü, barışır gibi sarılmamız, sevişir gibi kavuşmamız.
Geçmiyordu bu hiçbir kitapta, yazılmamıştı bir ayete.
Yasak elmayı henüz yemiştik.

Bu aşk telef olması.n

Bizi ona, onu bize doldurduk
Gece sefalarında durduk
Yazılmaya çıktık kitaplara
Bıraktığın güller yaşıyor, inatla bıraktığın kâsede

Bu aşk telef olmasın

İnsan çok şeyleri başarıyor yaşadığı hayatta, yeter ki görmek için baksın, görecek elbet.

En azından yenilmeleri başarıyor, ki her yenilgi içinde başarıları yetiştiriyor.
Doğanın bir kuralı vardı, tartışılmaz; bunu yazmayacaktı ama çalınan çocukları yazabilirim diyordu.
Bu kural çocuklara dokundurmama kuralıydı.
İnsan bu kuralı terk edeli yüz yıllar olmuştu, neyini yazacaktı, neresinden başlayacaktı?
Türkiye’de 8 yılda 100 bin civarında çocuk çalınmış; buradan mı başlayacaktı, yoksa mecliste araştırılma komisyonu kurulmasına hayır oyları verenlerden mi?
Belki de kayıplara tıs demeyen toplumdan başlar.
Ya da hep tasarladığı yerden başlardı.
"Yazarlardan evvel okur eğitmeli okulda," derdi.
Hangi kitaba inanacağını bilmeliydi okur, hangi yazarın kendinden yana olduğunu ayırt edebilmeliydi; sağdan değil, soldan da okunmalı insan.
Ortalık, kötülüğü iyilikmiş gibi sunanlarla dolup taşarken, aydınlar yakılırken, yazarlar şeytan ilan edilirken bunu nasıl yapacaktı, bir an bunu düşünmeden yapamadı. Sonuçta çok çomak sokacaktı tarikatlerin tekerine; bunu göze alabilecek birikime, cesarete sahip miydi?
İnsanın hayatı anlatılacak bir masalken, kaçabilecek miydi kendisinden? Bunu netleştirmeliydi, yoksa bırakmalıydı kalemi masaya.
Yalnız ölmekten çok yorulmuşken, yalnızken çok güçsüzken, Havva’nın ikram ettiği elmayı reddedebilecek tümceyi kendinde aradı.
Bir an sevdiklerini özlediğini anımsadı.

Başka kentteki sevgilisi geldi aklına.
"Sende özle ki çabuk kavuşalım, tek benim özlemim yetmiyor," diye not düştüğü anı anımsadı; umutluluk konuk oldu kalbine.
Dedesinin son tümcesi sıvanmıştı kulağının kanadına, kutuplar gibi çözüldü kararsızlıkları.
"Bugün ölüyorum, sözümde durdum, bak ömrümün sonuna kadar sevdim seni evlat," demişti.
"Zil çalsa, durdurulsa ölümler," dedi seslice.
"Unutmak, görüneni görmemek insanın kendine ihanetidir, hatta felaketini bile isteye hazıramaktır," diyen ninesini anımsadı.
Kalemi aldı, yazdı; yorulmadı, yorulmadı yazdı.